Jung'un Analitik Psikoloji Kuramı

Jung'un Analitik Psikoloji Kuramı

Efe Erten (2 Kasım 2020)

 

Giriş

 

Bu yazı serisinde Jung’un geliştirdiği Analitik Psikoloji kuramı, ana hatlarıyla açıklanacaktır. Jung’un Analitik Psikoloji kuramını temel alan analiz süreci, ilk aşamasından son aşamasına kadar tek tek incelenecektir. Jung’un Analitik Psikoloji kuramı, temel olarak Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme eserinde açıkladığı şekilde özetlenecektir. Bu temel esere ek olarak, Frieda Fordham’ın Jung Psikolojisinin Ana Hatları ve Jolande Jacobi’nin C.G. Jung Psikolojisi eserlerinde yaptıkları özetlerden faydalanılacaktır. Jung’un analiz sürecini anlatmak için kullandığı bazı terimleri daha derinlemesine anlamak için  6 Psychologische Typen eserinin bir kısmını oluşturan Analitik Psikoloji Sözlüğü’ndeki tanımlara başvurulacaktır. Jung’un analiz süreci ile simyayı karşılaştırdığı bölümlerde Maskülen eserinden yararlanılacaktır. Astrolojiyle Jung Psikolojisi arasında kurulan paralellikler Jung’un fikirleri değildir. Bu kısımlar benim bir hipotez olarak önerdiğim koşutluklardır. Astroloji bilgilerine yapılan atıflar için Barış İlhan’ın Astroloji Dersleri ve Yetişkinlerin Buluğ Çağı kitaplarına ve Stephen Arroyo’nun Astroloji, Psikoloji & Dört Element eserine danışılacaktır.

 

Jung, Sigmund Freud ve Alfred Adler’in psikoloji kuramlarını daha geniş bir perspektiften değerlendirerek kendi orijinal kuramını inşa eder. Jung, Freud ve Adler’in çalışmalarına geniş bir çerçeveden bakar ve kendi kuramını bu iki düşünürün kuramlarının karşılaştırması üzerine kurar. Yeni bir bakış açısı ve paradigma önerir. Bu yazıda, Jung’un yaptığı psikanaliz literatür değerlendirmesine yer vereceğim.

 

Jung öncelikle sinirsel rahatsızlığın, sinirliliğin ve histerinin ruh-kökenli olduğunu ortaya koyar. Jung, psikolojinin ilk gelişimini Wundt’un “deneysel psikolojisine”, Charcot’ya, Pierre Janet’ye, Bernheim’a ve Liébeault’ya dayandırır. Burada gelişen ilk tekniklerden biri telkinle nevroz tedavisidir.

 

Jung, “nevroz psikolojisinin temellerini atmanın ölümsüz erdemi Freud’a aittir” der. Freud, kuramına psikanalizadını vermiştir. Charcot zamanında, nevrozun sebebinin ruh-kökenli olduğu, yani “psişe”de/ruhta oluştuğu biliniyordu. Breuer vakası, bunun ilk örneklerindendir. Bu vakanın bozukluğu, histeriktir, yani ruh-kökenlidir. Breuer, hastasına anılarını ve fantezilerini anlattırır. Sadece bu anlatma eylemi hastayı rahatlatır. Sadece olayın anlatılması ile rahatsızlık düzelir. Hasta bu yönteme “konuşma kürü” adını takmıştır. Bu örnekte, sadece dile getirmenin iyileştirici etkisi dikkat çekmektedir. Breuer, travma kuramının kurucusudur. Travma kuramı, “histerinin, psişik tahribatlardan ya da izleri bilinçdışında yıllarca kalan travmadan kaynaklandığını söyleyen” kuramdır.

 

Ancak Freud’un çalışmaları, histerinin travma kuramının ötesinde bazı sebepleri olduğunu ortaya koyar. Burada önemli olan, travmanın “hasta açısından özel bir önem” taşıyor olmasıdır. Travmanın, “hastanın bilinçdışı ile özel bir önem atfettiği belli bir ruh haline denk gelmesi” gerekir. Bu hasta için özel bir anlam ifade eder.

 

Freud, “analiz edilen bütün vakalarda, travmatik deneyimlere ek olarak, sevginin alanına giren” bir unsur olduğunu keşfetti. Freud, travmatik deneyime ek olarak genellikle sevgi alanında da bir bozukluk” olduğunu buldu. Freud, sevgi alanındaki bu bozukluğa “erotik alanda bozukluk” adını verdi.

 

Freud, travmanın aslında farkında olunmayan bir erotik çatışmayı tetiklediğini ortaya çıkardı.

 

Böylece, Freud’un teorisinde ruh-kökenli rahatsızlıkların temel nedeni olarak travmanın yerini “erotik çatışma” alır.

 

Freud, “nevrozun kökeninin travma değil, gizli kalmış bir erotik çatışma olduğunu” keşfetmiştir. Sevgi, sevginin yarattığı sorunlar ve çatışmalar, insan hayatında temel önem taşır.

 

Buraya kadar Astroloji açısından spesifik benzerlik taşıyan bir unsura rastlamadık. Ancak Freud perspektifinden bakacak olursak, sevginin, ruh-kökenli rahatsızlıklarda temel bir konum teşkil ettiğini gördük. Astroloji’de bir Doğum Haritası analiz ederken bu bilgiyi akılda tutmak faydalı olacaktır. Doğum Haritası sahibinin içindeki sevgi çatışmaları, onun davranışları ve eğilimleri hakkında önemli bir belirleyici etkendir. Doğum Haritasındaki unsurlar incelenirken, bu “erotik çatışma” unsuruna dikkat edilmelidir.

 

-•—•-•-•—•-

 

Freud’un ve Adler’in Kuramları

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramını daha iyi anlamak için, Jung’un aktardığı şekilde Freud’un ve Adler’in psikoloji kuramları incelenecektir.

 

Öncelikle, Freud’un kuramını inceleyelim. Bu kurama göre, bir nevrozu oluşturan biri bilinçli biri bilinçdışı iki karşıt eğilim bulunmaktadır.  Burada bilinçdışını “insanın içindeki hayvan” diye düşünebiliriz. Bu hayvana zorla boyun eğdirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu hayvan da özgürlüğe susamıştır ve isyan eder. Ancak bu isyanla ehlileştirme süreci işleyebilir. Freud burada temel hayvani güdü olarak “cinsel soruna” işaret eder.

 

Jung nevrozu, “kendiliğin bölünmesi” diye adlandırır. Bölünmenin sebebi bilinç ve bilinçdışının karşıtlığıdır. Jung’un sözüyle, “bilinçdışı, bilinçli zihnin reddetmeye çalıştığı ahlaki olmayan bir idealin peşinden koşar; ancak bilinçli zihin kendi ahlaki idealine tutunmaya çalışır.”

 

Jung, sadece bilinçli zihnin ahlaki olup bilinçdışının her zaman ahlak-dışı olduğu şeklindeki Freud’un varsayımına karşı, bilinçli zihnin ahlak-dışı olduğu ve bilinçdışının ahlaki olduğu örneklerin de bulunduğunu belirtir.

 

Şimdilik sadece Freud’un “erotik çatışma” diye adlandırdığı bu varsayımını inceleyelim. Freud’un tekniğinde, bilinçdışını ve orada bulunan “kompleksleri” anlamanın yöntemleri hipnotizma, çağrışım ve rüya analizidir.

 

Rüya, bilinçdışının bilinçten sakladığı sırları ortaya çıkarır. Rüya analizinde, hastanın çağrışımları önemlidir. Bunlar belli bir “özgün fikirler kompleksine” işaret eder. Bunlar hasta için önemli olan şeylerdir. Rüya, hastanın reddetmeyi seçtiği sancılı istekler tarafından oluşturulur. Rüyada, bilinçdışı bir çatışma çözülmeye çalışılmaktadır. Rüyanın bilinçdışı içeriği, çocukluğa ait anılardan oluşabilir.

 

Freud’a göre en kuvvetli erotik çatışma, çocukluk dönemine ait ensest arzudur. İnsan bundan uzak durmaya çalışır. Rüya analizinde, hasta bilinçdışının içeriklerine karşı direniş gösterebilir. Bu aşıldığında, rüya görenin sırlarının derinlikleri ortaya çıkar. Jung’un deyişiyle, rüya bilinçdışının içeriklerini kusar. Bu bilinçdışı içerik, bilinçli analize tabi tutulmak için kusulur. Böylece “değerli ve kaybolduğu düşünülen çoğu şey yeniden bulunur.”

 

Tekrar nevroz kuramına dönecek olursak, Jung’un deyişiyle hasta “anlamını bilmediği nedensiz sınırlamalara diş bileyen bir çocuk” gibidir. Nevrozda, bir yan bastırmak ister diğer yan özgür olmaya can atar.

 

Nevroz, Jung için olumludur. Olumlu bir amaca yönelmiştir. Bu amaç, ruhun bilinmeyen yanına anlam verilmesidir. Böylece hasta, “Gölge” yanını görür. Freud, nevroz semptomunu “bilinmeyen ve bilinç yerindeyken ahlaki inançlarımızla şiddetli bir çatışmaya giren arzuların giderilmesi” olarak tanımlar. Bu arzular bastırılıp bilinçdışına itilmiş ve orada bir  “özerk kompleks” haline gelmiştir.

 

Freud, bastırılmış hayvani içgüdülerin serbest bırakılmasından bahsetmiştir. Ancak analizin amacı bu hayvani içgüdülere sınırsız özgürlük vermek değildir. Analizin amacı, hayvani içgüdüleri bilinç düzeyine çıkarmak ve bunları anlamlı bir bütün içine katmaktır. Jung, insanın “Gölge” yanını net bir şekilde görebilmek konusunda eğitilmesini tavsiye eder. Analizin amacı budur. İnsan kendini tanımalıdır.

 

Freud’un kuramını tanımlamayı sonlandırırken, “Eros” kavramını tekrar hatırlayalım. Eros, insanın ilkel hayvani doğasına aittir. Ancak Jung, “Eros”un aynı zamanda “insan ruhunun en yüksek biçimleriyle ilintili” olduğunu söyler. Ancak ruh ve içgüdü doğru bir uyum içinde olursa başarılı olunabilir. Bunlardan birisi hâkim gelirse sorun ortaya çıkar. Eros, doğa gibidir. Eros’un üzerinde zafer kazanılamaz. Eros, alt edilemez. Eros, ilkesel açıklamaları anlamaz. Eros’a karşı hoşgörü ve akıllıca önlem gerekir. Eros insan ruhunun bir parçasıdır, tamamı değildir. Freud kuramında, “Eros”un karşısına “Libido”yu koyar. Freud, libidoyu “ölüm içgüdüsü” veya “yıkıcı güç” diye tanımlar. Eros ve Libido kuramlarıyla Freud, ruhsal süreçlerin bir “enerji olayı” olduğunu kabul etmiş olur. Enerjinin, karşıtların geriliminden kaynaklandığını ortaya koymuş olur. Buradaki karşıt güçler bilinç ve bilinçdışıdır.

 

Freud’un kuramı, sadece “eros”u göz önünde bulundurduğu için tek yanlılıkla suçlanmıştır. Freud’un “Eros” kuramının karşısına konuşlanan zıt düşünce, Adler’in “Güç İstenci” kuramıdır. Güç istenci kuramında, esas önemli olan “Ben’in gücüdür.” Bir nevrozda bastırılan şey Eros değil güç istenci olabilir. Güç istenci de Eros kadar güçlü, gerçek ve eskidir.

 

Adler, nevrozu güç ilkesine dayanarak açıklar. Bu kurama göre, çocuğu motive eden şey güç istencidir. Güç içgüdüsü, Jung’un deyişiyle “ne pahasına olursa olsun, her koşulda Ben’in en üstte olmasını ister.” Adler, çevrenin veya başka bir insanın üstünlük kurma girişiminin “erkeksi protestoyla” karşılaşacağını söyler. Çocuk, anne veya baba üzerinde güç gösterisi yapmaya ve üstünlük kurmaya çalışır. Adler’in kuramında amaç güçtür, sevgi sadece bir araçtır. Güç istenci, bilinçdışıdır. Jung bu bilinçdışı güç istencinden, “gizlediğimiz, art niyetli, kötü ve korkunç bir muadilimiz” diye bahseder. Ancak o da ruhumuzun bir parçasıdır.

 

Adler, bilinçdışı güç istencini, “baş edilemez bir tezgah” diye tanımlar. Bu tezgahla herkes baskı altına alınır. Herkesin üzerinde üstünlük kurulur. En üste çıkılır. Bir tezgah ile gücünü dolaylı kullanır. Diğerlerinin hakimiyetinden kurtulur. Diğerleri üzerinde hakimiyet kurar. Adler’in bakışıyla nevroz, “dikkatle hazırlanmış, ve acımasızca, inatla ve kurnazca  kendi amacının peşinde koşan bir tezgahtır. Nevroz güdümlü biçimde yönlendirilmektedir. Güç istenci önemli bir rol oynar.”

 

Freud ve Adler’in kuramlarının ikisi de geçerlidir; ancak ikisi birbiriyle çelişir. Freud’un kuramında Eros ve onun yazgısı belirleyicidir. Adler’in kuramında Ben’in gücü belirleyicidir. Freud’un kuramında Ben yalnızca Eros’un bir uzantısıdır. Adler’in kuramında sevgi üstünlük kurma yolunda bir araçtır.

 

Freud ve Adler’in kuramlarının ikisinin de geçerli olmasının sebebi, aynı soruna farklı açıdan bakmalarıdır. Freud nesneye önem verir, Adler özneye önem verir. Bu farklılığın sebebi tutum tipi farklılığıdır. Freud, dışadönük tiptir, nesneye önem verir. Adler, içedönük tiptir, özneye önem verir. Freud’a göre belirleyici unsur nesnedir, Adler’e göre ise özne.

Freud, “öznenin haz arzusunu teşvik eden ya da engelleyen nesneye” önem verir; Adler ise “güvenlik ve üstünlük arayan özneye.” Jung, hem nesnenin hem öznenin, nevrozda önemli rol oynadığını belirtir. Freud ve Adler’in iki karşıt nevroz kuramı ortaya atması, aslında tip-karşıtlığının dışavurumudur. Freud, dışadönük tipin öncelediği şekilde nesneye vurgu yapar; Adler ise içedönük tipin öncelediği şekilde özneye vurgu yapar. Jung bu iki kuramın üzerinde, ikisine de eşit davranan yeni bir kuramın önerilmesi gerektiğini söyler.

 

 

Frieda Fordham’ın, “Dışadönük Tip” ve “İçedönük Tipi” şöyle açıklar: “Dışadönük Tip ve İçedönük Tip, çevre koşullarına karşı tepkiye göre bir ayrımdır. Dışadönük Tip, nesneye karşı olumlu ilişkidir. İçedönük Tip, nesneye karşı olumsuz ilişkidir. Dışadönük Tip, önüne çıkan bir duruma tepki gösterme anında, anında tepki göstererek ileriye çıkar, ve davranışının açıkça doğru olduğundan emin görünür. İçedönük Tip, önüne çıkan bir duruma tepki gösterme anında, ilkin sessizce “Hayır” dercesine biraz geri çekilir ve ancak ondan sonra tepki gösterebilir. Dışadönük davranış, libidonun dışarıya doğru akışıdır. Olaylara, insanlara, ve nesnelere ilgidir. Onlarla ilişkiye girmektir. Onlara bağlılıktır. İçedönük davranış, libidonun içeriye doğru akışıdır. Libido, kişisel etkenler üzerinde yoğunlaşır. Egemen etken “iç gereksinmedir.”

 

 

 

Freud da Adler de indirgemeci bir kuram inşa etmiştir. Ancak insan ruhu sadece Eros’tan veya güç istencinden ibaret değildir. Ruh sadece Eros ve güç istencinin toplamı da değildir. Jung’un deyişiyle ruh “aynı zamanda bunlardan yaptığı şeydir ve bunlardan çıkaracağı anlamdır.”

 

Jung, sadece Freudcu ve Adlerci kuramlara eşit bakmak gerektiğini söylemez. Aynı zamanda bu iki indirgemeci kuramı aşacak şekilde dün, bugün ve yarın kavramlarını içeren bir kuram inşa etmek gerekir. Freud ve Adler, ister kaynağı eros olsun, ister güç-istenci olsun, bilinçdışı içeriklerin kökenini çocukluğa dayandırır. Bu bakış bugünü sadece dün üzerinden açıklamaktadır. Ancak Jung, dün ve bugünün yanına yarını da ekler. Jung, bilinçdışı içeriklerin “yeni bir yaşam sentezi oluşturma çabasından” bahseder. Bu sebeple, Freud ve Adler’in kuramları indirgemeci olarak tanımlanırken, Jung’un kuramı sentetiktir.

 

Jung, nevrozu olumlu görür. Nevrozun bir değeri ve anlamı vardır. Nevroz, bir insanı “değerli potansiyellerini geliştirebileceği bir yaşama zorlayabilir.” Bilinçdışı, onu bu gelişime zorlar. Bu sebeple yararlıdır. Bazı insanların “yaşamlarının bütün anlamı, gerçek önemleri bilinçdışındadır. Bilinçli zihinleri ise aldatma ve yanılgıdan ibarettir.” Bu insanlar için nevroz yararlıdır.

 

 

Jung, Freud’un da Adler’in de insanın “Gölge” yanına dikkat çektiğini söyler. Freud ve Adler bu “Gölge” yandan bahsederken olumsuz değerini vurgulamıştır. Ancak ortaya koydukları şey enerjidir. Freud ve Adler, hastanın bu enerjiyi bilinçli kullanabileceğini varsaymıştı. Ancak bu enerji, Jung’un deyişiyle, “kendi koşullarının yerine getirilmesinde ısrar eder.” Jung bu ruhsal enerjiye “libido” adını verir. Libido, harcanabilir enerjidir. İrade, bilinçli çabasıyla libidoyu dönüşüm istikametine getiremez. Libido, kendisi doğal olarak o yönde bir eğime sahip olmalıdır. Bunu hesaba katmazsak, yeni bir bastırma ortaya çıkabilir.

 

Jung, yaşamın sadece bu bilinçdışı eğim istikametinde ileri doğru akabileceğini söyler. Enerji, karşıtların geriliminden doğar. Bu sebeple bilinçli tutumun karşıtını keşfetmek gerekir. Freud ve Adler’in kuramları birbirinin karşıtıdır, yani “Gölge”sidir. Eros’un karşıtı korkudur (Phobos). Bu korku, güç istencidir. Eros’un gölgesi güç istencidir. Güç istencinin gölgesi Eros’tur.

 

 

Jung, bilinçli yanın, bilinçdışı karşıtını arzuladığını söyler. Bilinçli yan, “Gölge” yanını bastırır. Jung’un deyişiyle “bastırılan içerik, karşıtların gerilimini üretecek şekilde bilinçlendirilmelidir. Bu gerilim olmadan ilerlemek mümkün değildir.” Bilinçdışı olmadan bilinç, “durgunluğa, tıkanmaya ve katılaşmaya mahkûmdur.” Karşıtların yarattığı kıvılcımdan yaşam doğar.

 

Bilinç ve bilinçdışı arasında karşıtlık, tutumlar şeklinde ortaya çıkar. Bilinçli tutum dışadönük ise, bilinçdışı tutum içedönüktür. Aynı şekilde bilinçli içedönük tutumun yanında bilinçdışı dışadönük tutum vardır. Jung, bilinçdışı olan tutuma “Alt İşlev” adını verir. Alt işlev özerktir. Jung deyişiyle, alt işlev “bağımsızdır, saldırır, ilgi çeker, bizi etrafında döndürür, öyle ki artık kendimiz olmaktan çıkarız ve kendimizle başkaları arasında ayrım yapamayız.” Buna rağmen Jung alt işlevin ifade bulmasına izin vermek gerektiğini söyler. Karakterimizin gelişmesi için bu şarttır. Yani bilinçli dışadönük tip, “ilişkilerini tehlikeye atmadan kendisine kafa yormalıdır.” Bilinçli içedönük tip de, “kuşkular ve kararsızlıklar altında ezilmiş belli bir eylem biçimine ulaşmalıdır.” Burada bahsedilen karşıtlar sorunudur. Bu sorunu çözmek için, ya hiç bilmemek, ya karşıt harekete istekli olmak ya da çok daha bilinçli olmak gerekir. Bu sorunu çözmek, daha yüksek bilinçliliğe giden zor yoldur. Bu insanın kendini gerçekleştirme sürecinde ileri bir aşamadır.

 

Jung, Freud ve Adler’in sadece çocukluk dönemindeki ilişkilere vurgu yapmasını eleştirir. Jung’a göre insanın, gerçek “Gölge”nin çocukluktaki anne ve baba olmadığını, “Gölge”nin insanın kendisi olduğunu anlaması gerekir. “Gölge”, insanın kendi bilinçdışının anne-baba rolünü oynayan kısmıdır. Kendisidir. Bu sebeple, analizin en önemli aşamalarından biri, insanın kendisine dönmesidir. Böylece, Jung’un deyişiyle “geri akan enerji bilinçdışına düşer ve geliştirmeyi ihmal ettiği her şeyi harekete geçirir.”

 

Jung burada yaşamın ikinci yarısından önemle bahseder. Bu yaklaşık 41-45 yaşlar arasında yaşanan orta yaş krizine denk düşer. Barış İlhan, psikolojideki orta yaş krizini, Astroloji’de “Yetişkinlerin Buluğ Çağı” kavramıyla tanımlamıştır. Bu dönem, Uranüs, Neptün ve Plüto gibi yavaş gezegenlerin kendi kendisine kare veya karşıt yaptığı bir dönemdir. Bu bio-psişik açılar, insanın evrilmekte olan kişiliğinde es geçtiği, unuttuğu, bağını kopardığı ve az gelişmesine sebep olduğu bireyselliği (Uranüs), idealleri (Neptün) ve anlamı (Plüto) ile tekrar temas kuracağı bir dönemdir.

 

Jung bu dönemi, yaşamın ikinci yarısı olarak tanımlar. Yaşamın ikinci yarısında insan, “bilinçdışında uykuda bulunan karşıtların işlevinin gelişmesi sonucunda yenilenir.” Bu gelişme, Freud’un veya Adler’in dediği gibi çocukluk dönemindeki sorunların çözülmesi sebebiyle değildir. Jung bu gelişmenin, karşıtlıklar sorunu aracılığıyla meydana geldiğini söyler.

 

 

Jung, Freud’cu ve Adler’ci kuramın, karşıtlar sorununu görmezden geldiği için evrensel olmadığını söyler. Jung, bir psikoloji kuramının mutlaka karşıtlık ilkesine dayanması gerektiğini belirtir.

 

Jung, ruhun bir “kendini düzenleme sistemi” olduğunu söyler. Karşıtlık sayesinde bir denge sağlanır. Böylece bir kendini-düzenleme sistemi çalışır.

 

 

Jung, bir nevrozda, yani bilinçdışında insanda eksik olan değerlerin bulunduğunu söyler.

Jung’a göre analizin amacı, bilinçdışı süreçleri anlamaktır. Böylece insan, bilinçdışı enerjiyi yeniden kazanabilir. Bu enerjiye libido demiştik. Libidonun, daha baştan bilinçdışı bir hedefi vardır. Bu harcanabilir enerji, yönlendirilemez. Jung’un deyişiyle, “enerji kendi eğimini izler.”

 

Burada Jung, analizin bir sonraki aşaması olan aktarımdan (transferans) bahseder. Doktor, hastanın bilinçdışı libidosunun nesnesi hâline gelir. Bu anlaşılmazsa, direnişler ortaya çıkar. Analiz süreci tıkanır.

 

Aktarım, analizin gerekli bir aşamasıdır. Aktarım gerçekleşir ve kabul görürse, enerjinin akacağı yeni bir çıkış yolu bulunur. Bu açıdan aktarım yararlıdır. Jung “libidonun, eğer doğal akışına bırakılırsa, yazgısında bulunan hedefin yolunu kendiliğinden bulacağını” söyler. Aktarım sırasında, çocukluk dönemindeki bütün fanteziler ortaya çıkar. Bunlar analiz edilir. Jung buna “aktarımı ayrıştırma” adını verir. Böylece enerji serbest kalır. Harcanabilir enerjinin (Libido) kendi yolunu bulacağına güvenmek gerekir.

 

Bu yazıda Jung’un bakış açısıyla Freud ve Adler’in Eros ve güç istenci kuramlarını özetledik. Jung, bu kuramları indirgemeci olarak niteler. Bu kuram farklılığının, aslında psikolojideki iki tutum tipi arasındaki karşıtlıktan doğduğunu öne sürer. Aslında bu iki kuram, nevrozun sadece bir yanını açıklamaktadır. Ancak nevroz, içinde bir karşıtlık sorunu barındırır. Nevrozu gerçekten anlamak için mutlaka karşıtlık sorununu göz önünde bulundurmak gerekir. İnsan, ancak bilinçli tutumunun zıttı olan bilinçdışı tutumunu yani “Gölge”sini anlayarak kişiliğini geliştirebilir. İnsanın kendi “Gölge”sini görmesi gerekir. İçindeki bu karşıtlığı fark etmesi gerekir. Karşıtlık sayesinde bir denge sağlanır. Bilinçdışında ya da “Gölge”de, insanda bilinçli olarak eksik olan değerler bulunur. Analizin amacı, bilinçdışı süreçleri anlamaktır. Böylece insan, bilinçdışı enerjiyi yeniden kazanabilir. Bu enerjinin en baştan bilinçdışı bir hedefi vardır. Bilinçdışı enerji yönlendirilemez. Bilinçdışı enerji kendi eğimini izler. Bu noktada Jung aktarım (transferans) kavramının analiz açısından önemine değinir.

 

-•—•-•-•—•-

Kolektif Bilinçdışının Arketipleri ve Astroloji

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramını daha iyi anlamak için, Jung’un Arketip ve kolektif bilinçdışı kavramları incelenecektir. Kolektif bilinçdışının arketipleri kavramı Astroloji’nin nasıl çalıştığı sorusuna bir cevap olarak yorumlanacaktır.

 

Jung, arketip kavramından ilk olarak hasta aktarım (transferans) evresine ulaştığında bahseder. Aktarım, hastanın bilinçdışı içeriklerini doktora yansıtmasıdır. İlk olarak, bilinçdışının yüzeysel, kişisel içerikleri yansıtılır. Bu evrede hasta, doktora anne-baba imgesini yansıtır. Ancak hasta doktora sadece kişisel anne-baba imgesini yansıtmayabilir. Bazen hasta, doktora “kurtarıcı” ya da “tanrı” gibi imgeleri yansıtır. Bunlar kişisel imgeler değildir. Bunlar kolektif bilinçdışının ilksel imgeleridir, yani arketiplerdir.

 

Kişisel bilinçdışından kolektif bilinçdışına geçiş, önemli bir aşama kaydıdır. Bu aşamada, Jung’un deyişiyle, “libido kişisel çocuksu aktarım biçiminden çıkar.” Libido, “bilinçdışının derinliklerine doğru kendi eğimini izler.” Bu aşamada Arketiplerle temas eder ve arketipleri harekete geçirir.

 

Bir arketip, olağanüstü güçlere sahiptir. Abartılıdır. Örneğin “büyücü”,  “şeytan” ve “kurtarıcı” birer arketiptir. Bir arketip, iyiliğin ete kemiğe bürünmüş hâli ya da kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hâli olabilir. Arketip, ikisinin karışımı da olabilir.

 

Arketipler, mitolojik motiflerde görülebilir. Arketip, Jung’un deyişiyle “insanoğlunun zihinsel tarihinin gizemlerine ait yaygın bir ilksel imgedir.” Jung, her bireyin kolektif bilinçdışında arketipler bulunduğunu söyler. Bu arketipler “insan imgeleminin kadim zamanlardan miras kalmış olasılıklarıdır.” Mitolojide “belli motifler kendilerini her yerde aynen tekrarlar.” Bir hasta, fantezisinde eski metinlerle birebir aynı imgeleri ve çağrışımları üretebilir, üstelik bu metinler hakkında hiçbir bilgiye sahip olmamasına rağmen.

 

Kolektif bilinçdışı, insanlığın ortak ilksel imgelerinin uykuda beklediği müşterek bir depodur. Burada arketipler depolanır. Kolektif bilinçdışı, her yerde bulunabilir ve bütün insanlarda ortaktır. Kolektif bilinçdışının arketipleri, bütün uluslar, kabileler ve çağlarda ortaya çıkar.

 

Jung, arketiplerin “insanlığa ait en eski ve en evrensel düşünce formları” olduğunu belirtir. Hem duyguları hem de düşünceleri kapsar. Kaynağı bilinçdışı algıdır. Bu sebeple bağımsız ve özerktir.

 

Arketipler, insanoğlu için ezelden beri vardır. Ezelden beri insanı kendine çeker. Ezelden beri etkili ve güçlü düşünceler üretir. Jung, bütün buluşların ve icatların kolektif bilinçdışındaki arketipler olduğunu öne sürer. Bu buluşlar, insan tarafından üretilmez. Bunlar insanın içinde büyür. Bunlar insanın inatla peşini bırakmayan bazı fikir kıvılcımlarıdır. Bunları izlemek insanı buluşa götürür. Jung, arketipin bu gücünü “sezgisel olarak oluşturulan ve zihni ele geçirip onu, geleneksel anlayışları kendi suretleri içinde yeniden şekillenmeye zorlayan” bir güç olarak tanımlar. Arketip, zaten tüm insanoğlunun kolektif bilinçdışında vardır. İnsan, onunla temas kurduğunda, o insanı bir istikamette ilerlemeye zorlar. Kendine bir suret, bir form, yani bir biçim bulup tezâhür eder. Jung, buluşları bu mekanizmayla açıklar.

 

Jung arketiplerden bahsederken, “mana” kavramına değinir. Mana, “her şeyin etrafında döndüğü sihirli bir güçtür.” İlkel dinlerde bu ilksel imge bulunmaktadır. Bu ilkel enerji bilgisidir. İlkel güç, ruhtur. Kolektif bilinçdışı, ruhun bir parçasıdır. Kolektif bilinçdışının arketipleri, Jung’un deyişiyle “kendini dizginsiz bir kuvvetle bilince dayatan fikirlerdir.” Arketip, insanoğlunun zihinsel tarihinde asırlardır etkilidir. Jung, ilksel güç olarak ruh arketipinin aldığı çeşitli biçimleri şöyle sıralamıştır: “zihin, ruh, peri, Tanrı, sağlık, beden gücü, doğurganlık, büyü, etki, güç, saygınlık ve tıptır.” Bu arketipin diğer biçimleri “alevler içinde çalılık, cennetten inen coşkulu diller, sonsuz ateş, ilahi lütfun coşkulu parıltısı, ilk sıcaklık ve aura/haledir.”

 

Arketip, çok uzun zamandır “insan beynine damgasını vurmuştur. Her insanın bilinçdışında hazır ve nazır beklemektedir.” Jung, arketip için “insanlığa ait en büyük ve en iyi düşünceler şablon gibi bu ilksel imgelerin üzerinde şekillenmiştir” diye belirtir. Arketiplerin kaynağı kolektif bilinçdışıdır. Burası bir depodur. “İnsanlığın sürekli yinelenen deneyimleri” bu depoda birikir.

 

Jung burada Güneş’in günlük hareketinden ve “Güneş-kahraman miti”nden bahseder. Bu mit, Astroloji’nin neden var olduğu konusunda açıklayıcı bir örnektir. Güneş her gün Doğu ufkundan doğar, öğle vakti en tepeye çıkar ve akşam Batı ufkundan batar. İnsanlık binlerce yıldır bu fiziksel fenomeni tekrar tekrar deneyimler. Ancak Güneş arketipi bu fiziksel gerçeklikten dolayı doğmaz. Güneş arketipinin kaynağı kolektif bilinçdışıdır. Güneş arketipini şekillendiren mittir. Aynı şey Ayın fazları için de geçerlidir. Ay her 29 buçuk günde bir Yeni Ay’da yok olur, Hilal fazında belirir, İlk Dördün’de yarısı siyah yarısı beyazdır, Büyüyen Kambur fazında belirginleşir, 14. günde Dolunay’da tamamlanır, Küçülen Kambur fazında yavaşça ışığı azalır, Son Dördün’de tekrar yarısı beyaz yarısı siyah olur ve Balzamik Ay fazında incelen ışığı yavaşça yok olmaya ilerler. Ay hakkında geliştirilen arketipler de kaynağını fiziksel gerçeklikten değil kolektif bilinçdışından ve mitten alır. Jung’un deyişiyle arketip, “tekrar tekrar aynı veya benzer efsanevi fikirleri üretmeye bir hazır oluştur.” Güneş’in ve Ay’ın hareketleri her zaman tekrar eden fiziksel gerçekliktir. Fiziksel gerçeklik karşısında insanın bilinçdışı “öznel fantezi-fikirleri” üretir. Bu sebeple arketipler, Jung’un deyişiyle “öznel tepkilerin yarattığı tekrarlayan izlenimlerdir.” Jung, arketipi “yapısı daha fazla izah edilemeyen yaşamın doğrudan ifadeleri” olarak tanımlar. Arketipler, ezelden beri tekrarlanan tipik deneyimlerin izlenimleridir. Aynı zamanda arketipler, “bu aynı deneyimleri tekrarlamaya eğilimli araçlar gibi davranırlar.” Arketip, “beraberinde daima esrarlı ve büyüleyici bir sonuç yaratan ya da harekete geçiren belli bir etki veya güç getirir.”

 

Jung’un arketip için yaptığı bu tanımlamalar ve arketipin işleyiş mekanizması hakkında yaptığı açıklamalar, Astroloji’nin nasıl var olduğu sorusuna ışık tutmaktadır. Jung, açıkça insanların binlerce yıldır göksel olayları deneyimlediğini belirtmiştir. Jung, bu örnekte sadece Güneş’in ve Ay’ın periyodik hareketlerine değinmiştir ancak bu gerçek gökyüzündeki tüm cisimler için geçerlidir. İnsanlık binlerce yıldır sadece Güneş’i ve Ay’ı değil, aynı zamanda Venüs ve Mars gibi 7 gezegeni ve Sirius, Regulus ve Aldebaran gibi sabit yıldızları gözlemlemiştir. Bu gök cisimlerinin yaptığı hareketlerle savaşlar, kıtlık, depremler ve Nil nehrinin taşması gibi olaylar arasındaki eşzamanlılığı kaydetmiştir. Burada sadece fiziki olaylardan ve yeryüzündeki doğal afetlerden bahsetmiyoruz. Aynı zamanda insanlığın içinden geçtiği psikolojik süreçler de bu gök cisimlerinin hareketleriyle eşzamanlı olarak kaydedilmiştir. Bu kayıt, Zodyak’tır. Zodyak, Antik Yunan dilinde “yaşayan şeylerin çemberi” anlamındadır. Zodyak’ta peş peşe sıralanmış 12 arketip bulunur. Bunlar Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık’tır. İnsanoğlu 7 gezegenin, yani Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün bu 12 burcun önünde konumlanışına göre tarihi kaydetmiştir. Savaşları, kralların taç giyişi gibi siyasi olayları ile depremleri, afetleri, kıtlıkları ve Nil nehrinin taşması gibi doğa olaylarını bu Astrolojik konfigürasyona göre kaydetmiştir. Aynı şekilde insanlığın içinden geçtiği ortak neşe, mutluluk, hüzün, üzüntü, dehşet ve yas gibi psikolojik durumlar da bu Astrolojik konfigürasyona kaydedilmiştir. Gökyüzünde gördüğümüz aslında insanlığın kolektif bilinçdışıdır. İnsanlık, bir topluluk olarak, kendi kolektif bilinçdışındaki ezelden beri var olan arketipleri, gökyüzüne, 12 burçlu Zodyak’a ve 7 gezegene yansıtmıştır. Burçlar ve gezegenler bize bizim kolektif bilinçdışımızı anlatır. Gökyüzü, bizim arketiplerimize ev sahipliği yapar.

 

 

İnsanlık binlerce yıldır 12 burçlu Zodyak perdesinin önünde kendi döngülerinde hareket eden ve birbirleriyle spesifik biçimlerde konumlanan 7 gezegenin deveranını gözlemlemektedir. Deneyimlemektedir. Fiziki olayları ve kendi duygusal durumlarını bu deverana kaydetmiştir. Kendi kolektif bilinçdışındaki arketipleri buraya nakşetmiştir. 12 burcun önünde 7 gezegenin dönmesi fiziksel fenomenini tekrar tekrar deneyimler. Bu fiziksel fenomenden arketip doğmaz. Arketipin kaynağı kolektif bilinçdışıdır. İnsanlığın kendi kolektif bilinçdışı, gökyüzündeki 12 burç arketipinin ve 7 gezegen arketipinin kaynağıdır. Bu arketipleri şekillendiren Astroloji’dir. Arketipler, kaynağını fiziksel gerçeklikten değil kolektif bilinçdışından alır. Astroloji böyle oluşur. Bu sayede Astroloji binlerce yıldır işler. Bundan dolayı Astroloji insanoğlu var olduğu sürece çalışmaya devam edecektir.

 

 

Arketip, “tekrar tekrar aynı veya benzer efsanevi fikirleri üretmeye bir hazır oluştur.” Astroloji, kendini tekrar eden 12 burç arketipinin önündeki 7 gezegen arketipinin hareketi üzerine belirli bir bilgi sistemine göre yapılandırılmış bir öngörü inşa etmeye hazırdır. 12 burç önünde 7 gezegenin hareketi her zaman tekrar eden fiziksel gerçekliktir. Fiziksel gerçeklik karşısında insanın bilinçdışı “öznel fantezi-fikirleri” üretir. Bu sebeple arketipler, Jung’un deyişiyle “öznel tepkilerin yarattığı tekrarlayan izlenimlerdir.” Astroloji, 12 burç önünde 7 gezegenin hareketi fiziksel gerçekliği karşısında, insanın bilinçdışının yarattığı öznel fikirler kompleksleridir. Bu fikir kompleksleri arketipler şeklinde kaydedilmiştir. 12 burç arketipi ve 7 gezegen arketipi bu kayıtlardır. Bu sebeple bugün hâlâ bu 12 burç ve 7 gezegen arketipleri insanın psikolojik durumu hakkında güncel bilgi taşır. İnsanın duygu durumları ve başına gelen fiziki olaylar konusunda açıklayıcı gücü vardır ve bu alanlarda öngörü becerisine sahiptir. Bu becerinin sebebi, Astroloji’nin dayandığı arketiplerin, insanlığın kolektif bilinçdışındaki arketiplere tekabül etmesidir.

 

 

Jung, arketipi “yapısı daha fazla izah edilemeyen yaşamın doğrudan ifadeleri” olarak tanımlar. Astroloji de bir Arketip külliyatı olduğu için, “yapısı daha fazla izah edilemeyen yaşamın doğrudan ifadesidir.” Bu sebeple, Astroloji’nin nasıl çalıştığı sorusuna tam olarak cevap veremeyiz. Bu arketipin doğasına özgü bir niteliktir. Yapısı izah edilemez. Ancak yine de yaşar, çalışır ve işler. Yaşamın doğrudan ifadesidir. Doğrudan etkisini gösterir; ancak bu etkiyi nasıl yaptığını bilemeyiz. Arkasında yatan mekanizmayı açıklayamayız. Ama sistemin çalıştığını görürüz, deneyimleriz, yaşarız. Bir arketip sistemi olan Astroloji, bu prensibe tabidir.

 

 

Jung, “arketiplerin, ezelden beri tekrarlanan tipik deneyimlerin izlenimleri” olduğunu söyler. Astroloji, ezelden beri 12 burç perdesinin önünde dönen 7 gezegenin hareketinin tekrarlanan tipik deneyimlerinin izlenimleridir. Bu deneyimler, gök cisimleriyle eşzamanlı yaşanan savaşlar, felaketler, siyasi olaylar ve duygusal durumlardır. Aynı zamanda arketipler, “bu aynı deneyimleri tekrarlamaya eğilimli araçlar gibi davranırlar.” Bu sebeple bir arketip sistemine dayanan Astroloji, ileriye yönelik öngörü yapabilir. Daha önce deneyimlenen, ezelden beri tekrar eden deneyimler, gelecekte de bu araçları kullanarak tekrar edecektir. Astroloji bu tekrarları binlerce yıl gözlemlemiş ve insanlığın kolektif bilinçdışını buraya kaydetmiştir. Bu sebeple, bu kayıtlara dayanan analizler, öngörü niteliği taşımaktadır. Arketip, “beraberinde daima esrarlı ve büyüleyici bir sonuç yaratan ya da harekete geçiren belli bir etki veya güç getirir.” Astrolojinin 12 burç ve 7 gezegen arketipleri bu sebeple herkesi etkilemeye devam etmektedir. Burçlar, daha ismi telaffuz edildiğinde, konuya dair hiçbir eğitimi ya da bilgisi olmayan birini bile harekete geçirir. Kendi burcunun özelliklerini taşıdığına veya şu burcun şöyle özellikler taşıdığına dair bir fikri vardır. Bu fikir, bir idea olarak, ilksel imgeye dayanan bir fikirdir. 12 burç birer arketiptir. Bu arketipler her bir bireyin kolektif bilinçdışında bulunmaktadır. Bu sebeple her bir birey, Koç ya da Boğa dendiğinde, veya Venüs veya Mars imgelerini gördüğünde bir fikre sahiptir. Bu ilksel imgeler onu harekete geçirir. Bir ilksel imgelerin bir gücü vardır. Astroloji tekniği ile kullanıldığında, bu kolektif bilinçdışı imgeleri bilince getirilir. Akıl, mantık, ratio ve bilinç ışığında analiz edilir, incelenir, ayrıştırılır ve yorumlanır. Bunlar bilinçli hesaplamalara, ölçümlere ve gözlemlere dayanır, bu ampirik data da mantık, eleştiri ve sorgulama süzgecinden geçirilir. Böylece mevcut durum hakkında bir açıklama veya gelecek süreçlerin öngörüsü elde edilir. Astrolojinin gücü, ilksel imgelere dayanan açıklama ve öngörü becerisidir.

 

-•—•-•-•—•-

 

Kolektif Bilinçdışının Arketipleriyle Karşılaşmak ve “Aşkın İşlev”

 

Bu yazıda Jung’un analiz sürecinde kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma evresi incelenecektir.

 

Jung, analiz sürecine bir model teşkil eden bir terim geliştirmiştir. Bu bireyleşme sürecidir. Analizin amacı, bilinçli ve bilinçdışı tutum arasındaki karşıtlığı uzlaştırmaktır. Bu noktada, bilinçli tutum bilinçdışı tarafından telafi edilebilir. Ancak bunun için, bilinçdışı içerik bilinçli hale getirilmelidir. Bilinçdışı içerik, gerçeklik olarak kavranıp bilinçli zihne entegre edilmelidir. Bu durumda analiz amacına ulaşabilir.

 

Jung analizin iki amacından bahseder. İlki, bilinçdışı bir karşıtlık oluşmasını engellemek, ikincisi ise bilinçdışının iyileştirici telafi etme özelliğinden faydalanmaktır. Bilinçdışının telafi edici niteliğinden faydalanmak için rüyalar dahil bilinçdışının bütün dışavurumları incelenmelidir.

 

Jung, insanın bütünlüğe ulaşma gücünü içinde barındırdığına inanır.

 

Analiz süreci, hem bilinci hem de bilinçdışını kapsar. Analizde, inisiyatif bilinçdışındadır. Bilinçli zihin ise, eleştirir, seçenekleri değerlendirir ve karar verir.

 

Jung, analizde rüyaların geribildirim gücü olduğunu belirtir. Analiz doğru istikamette ilerliyorsa, rüyalar olumlu geribildirim verecektir. Bu durumda yaşam canlanır. Analiz yanlış yorumlamalarda bulunuyor ise rüya olumsuz geribildirim verecek ve analiz süreci tıkanacaktır. Bu durumda direnişler ortaya çıkar. Jung, bazen rüyaların analizin gitmesi gereken istikamet hakkında tavsiyelerde bulunduğunu ileri sürer. Jung, rüyanın bu geribildirim verme niteliğine “rüyanın telafi etme gücü” adını verir.

 

Jung, kolektif bilinçdışıyla karşılaşma evresine gelindiğinde, ortaya çıkacak karşıtlığın çözümü olarak “aşkın işlev” terimini geliştirmiştir. Bilinci ve bilinçdışını uzlaştıran işleve “aşkın işlev” denir. Aşkın işlev, bilinç ve bilinçdışı arasında bir köprü görevi görür. Aşkın işlev, gerçek ve hayali veriyi birleştirir. Aşkın işlev, akılcı ve akıldışı veriyi içeriği birleştirir. Aşkın işlev, bir eylemdir. Bu acılı bir süreçtir ve emek gerektirir.

 

Aşkın işlev, doğal bir süreçtir. Bilinç ve bilinçdışı arasında oluşan karşıtlık, bir enerji ortaya çıkarır. Aşkın işlev, bu enerjinin dışavurumudur. Bu noktada, rüyalar dahil bilinçdışının tüm dışavurumlarını incelemek önem kazanır. Aşkın işlev, rüyalarda ve diğer bilinçdışı dışavurumlarında kendini ortaya koyar.

 

 

Jung, aşkın işlevin nasıl işlediğini şu sözlerle açıklar: “Karşıtları bir araya getiren doğal süreç şuna dayanır: Doğanın buyruğuyla kendiliğinden ve bilinçdışı bir şekilde meydana gelen her şey, kasten dışarı çağılır ve bilinçli zihne ve onun dış görünüşüne katılır.” Jung, burada aşkın işlevi meydana getiren karşıtlıkta, bilinçdışının kendiliğinden kendi istikametinde aktığının ve kendini bilinçli zihne dayattığının altını çizer. Bu aşamada en önemli şey, bilinçli zihnin bilinçdışını doğru değerlendirmesidir. Bu amacı yerine getirmek için, analiz süreci bilinci doğru kavrayış ile, doğru anlam ile, doğru eleştiri ile ve doğru içgörü ile desteklemelidir. Analiz süreci, insana doğru zihinsel donanımı ve doğru ruhsal donanımı sağlamaktadır.

 

Aşkın işlev, bilinç ve bilinçdışı arasında arabuluculuk yapabilecek bir üçüncü yoldur.

 

Jung aşkın işlev kavramını, kolektif bilinçdışıyla karşılaşma evresinde bir çözüm olarak ortaya atmıştır. Burada, bilinçdışı içerik içerisindeki bazı parçaları mitoloji yardımıyla kolektif bilinçdışının bir arketipi olarak tespit etmek, iyileştirici bir nitelik kazanmaktadır. Burada karşılaşılan imgeler, bireyin kişisel geçmişine ait anılar ya da imgeler değildir. Bu imgeler, insanlığın tamamının paylaştığı ve binlerce yıldır ortak deneyim ile depolanmış ilksel imgelerdir, yani arketiplerdir. Bu bilinçdışı içeriği, kolektif bilinçdışının bir arketipi olarak ortak paylaşılan bir ilksel imge şeklinde kavramak, iyileştiricidir. Böylece bu kavrayış, aşkın işlev rolünü üstlenir.

 

Jung bu mekanizmaya örnek olarak iki hastasının rüyasını verir. Birinde “sığ bir ırmakta saklanan yengeç,” diğerinde “katedralde kabul töreni” kolektif bilinçdışının iki arketipi şeklinde ortaya çıkar.

 

Analiz sürecinin bu kolektif bilinçdışı arketipleri verimli kullanabilmesi için, ayrışma zaruridir. Kolektif bilinçdışı ve bireysel ruh ayrıştırılmalıdır. Örnek verilen iki rüya, kolektif bilinçdışının iki arketipini içermektedir. Yengeç örneğinin kolektif bilinçdışı bir ilksel imge olmasını, bir hayvan olması çağrıştırmaktadır. İnsan evrimi, hayvan ataları da kapsar. Kolektif bilinçdışı, hem bu insan ataları hem de hayvan ataları kapsayacak bir şekilde ortak deneyimin tortularını içerir. Arkaiktir. Kolektif bilinçdışı içerik kontrol edilemez. İnsanı gerilemeye zorlar. Enerji, bilinçdışının en derinlerine doğru geriye çekilir. Bu istenmeyen bir sonuçtur ve analizin amacı bunu önlemektir. Analiz sayesinde, insanın bilinçli tutumu bu kolektif bilinçdışı enerjiyi tekrar kullanılabilir hale getirebilir. Jung’un burada önerdiği iyileştirici çözüm, bu bilinçdışı içerikleri kolektif bilinçdışının arketipleri olarak kavramaktır. Jung, bu mekanizmayı şöyle açıklar: “Bilinçdışının figürlerini kolektif ruhsal olgular ya da işlevler olarak kabul etmek” çözümdür. Bu yöntem sayesinde, insan kolektif bilinçdışıyla uzlaşmak için akılcı bir çözüm bulmuş olur. Jung’un önerdiği bu yöntem, insanlığın binlerce yıldır ortak deneyimi sırasında birikmiş ilksel imgelerle uzlaşmayı sağlar. Jung, bu uzlaşmaya “aşkın işlev” adını verir. Aşkın işlev, yavaş yavaş yeni bir evreye geçmeyi gösteren bir gelişim aşamasıdır.

 

Jung, aşkın işlevin bilinçli ve kolektif bilinçdışı içeriği uzlaştırma serüveninin, hayvanlar ya da canavarlar tarafından yutulan kahraman mitinde kaydedildiğini söyler. Genelde kahraman suyun kenarında bir canavar tarafından yutulur. Su, kolektif bilinçdışıdır. Canavar ise kolektif bilinçdışının arketipidir. Kahraman, canavarın içindeyken, canavarın yaşamasını sağlayan organlardan birini keser. Yani, Jung’un analitik psikoloji terminolojisiyle söyleyecek olursak, bilinçli zihin kolektif bilinçdışını harekete geçiren enerjiyi keser. Canavar ölür. Kıyıya sürüklenir. Aşkın işlev sayesinde kahraman yeniden doğar. Bilinçdışı enerjisiz kalmış, baskın konumunu kaybetmiştir. Şimdi bilinç ve bilinçdışı arasında bir uzlaşma sağlanır. İlk rüyadaki yengeç “arketipi” bu kadim “canavar arketipine” tekabül eder. Rüya, arketipin içerdiği uyarı sayesinde analizin ilerlemesi gereken yönü ayrıntılı tarif etmiş olur. Bir iyileşme rotası önerir. Kolektif bilinçdışının bu arketipini bireysel ruhtan ayrıştırmak ve tespit etmek, iyileştirici bir çözüm sunar.

 

İkinci rüyada beliren arketip, kabul törenidir. Bütün ilkel kabileler, kız ve erkek çocukların ergenlik çağında yetişkin bir birey olmaları için “kabul törenleri” düzenlerler. Bu törenle çocuk, annenin evinden çıkarılır. Yetişkinler evine kabul edilir. Anneden (ve çocukluktan) kopuşu gösteren bu ritüel, insanlık tarihi boyunca ortak yaşanmış bir deneyimdir ve bir ilksel imgeye tekabül eder.

 

İki rüyada da, ortaya çıkan ilksel imgeler, yani “yengeç” ve “kabul töreni”, bunların birer kolektif bilinçdışı arketipi olarak kavranması sonucunda, çözüme götürür.

 

Arketiplerin, genel geçer, herkes için aynı olan bir çalışma mekanizması yoktur. Bu sebeple bir arketipleri kullanma kılavuzu hazırlanamaz. Kolektif bilinçdışının arketipleri, rüyada belirerek, analiz sürecinin hangi istikamette ilerlemesi gerektiği konusunda bir açıklama getirir. İlk rüyada beliren yengeç, aslında hastanın bilinçdışının derinliklerine indiği, ve aşağı doğru ilerledikçe bilinçdışı bazı içeriklerin, yani arketiplerin, tehlikesi hakkında uyarmaktadır. Çünkü, o aşamada analiz, hastanın doktora bilinçdışını yansıtması anlamına gelen “aktarım” (transferans) aşamasına ulaşmıştı. Hasta, kişisel bilinçdışı aşamaları geçmiş, bunların daha aşağısında bulunan kolektif bilinçdışı içerikle temas kurma evresine gelmişti. İşte bu aşamada arketiplerin büyüleyici etkisinde kalmak ve sürüklenmek tehlikesi belirir. Bu tehlike rüyada ırmağın sığ bir kısmında gizlenen “yengeç” arketipiyle gösterilmektedir. Bu içerik, taşıdığı anlamla, hastanın bilinçdışının derinliklerine ilerlemekten korkusunu göstermektedir. Bu bir uyarı niteliğindedir. Hasta, şimdi durmalı, dinlenmeli ve kendini bu içeriklerle karşılaşmaya hazır hale getirmelidir. Bunun için kendini donatmalıdır. Yengecin kolektif bilinçdışı arketiplerin tehlikesini temsil etmesi kavranınca, analiz sağlıklı bir yöne ilerlemiştir.

 

Yengeç arketipi, ilk rüyada bir uyarı olarak yorumlanmalıdır. Yengeç, bilinçdışının insanı ezip geçmesinin, yani bilinçdışının işgalinin uyarısıdır. Bilinçdışının pençesine düşmenin uyarısıdır. Rüya, “yengeç” arketipini üreterek, hastaya geri adım atmasını tavsiye etmektedir. Şimdi hastanın yapması gereken rüyanın sesine kulak vermesidir. Rüyayı dinlemesidir. Şimdi hasta, daha fazla çalışmalıdır ve daha derin bir içgörüye ulaşmalıdır.

 

Rüyanın yengeç arketipiyle tavsiye ettiği geri adım atılmalıdır. Yengeç şeklinde görülen kolektif bilinçdışı içeriği tehlikesinin “dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi” gerekir.

 

Bu ilk rüya örneğinde gördük ki, bilinç ve bilinçdışı arasındaki karşıtlığı uzlaştırmak için aşkın işlevin yani üçüncü yolun devreye sokulması gerekiyor. Bunun için kolektif bilinçdışı ve bireysel ruh ayrıştırılmalıdır. Kolektif bilinçdışının arketip şeklideki içeriği tespit edilmelidir. Bu içeriğin bireysel değil, kişi-dışı bir gerçek olarak insanlığın binlerce yıllık deneyimine dayandığını kavramak gerekir. Kolektif bilinçdışının arketipi ayrıştırılmış bir ilksel imge olarak kavrandığında, iyileştirici çözüme ulaşılır. Rüya, bu arketipsel içerikle analizin ilerlemesi gereken yön konusunda tavsiye vermektedir. Böylece bilinç ve bilinçdışının uzlaştırılması yönünde ilerlenebilir ve sonraki evrelere geçilebilir.

 

Burada Jung, “karşıtlar sorununun çözümünün akıldışı olarak” mümkün olduğunu söyler. “Bilinçdışının, yani rüyaların katkılarıyla” bu karşıtlık sorunu çözülebilir.

 

İlk rüyada bir “yengeç” arketipiyle kolektif bilinçdışı içeriğin tehlikelerine karşı uyarılmayı gördük. İkinci örnekte ise “kabul töreni” arketipi sayesinde, bilinçli olarak çocukluğa gerilemiş bir hastanın bilinçdışı olarak yetişkinliğe ilerleme yönünde itilmesi şeklinde bilinçdışının telafi edici özelliği örneklenir.

 

İkinci örneğin, günümüz değer yargıları ışığında değerlendirildiğinde, dar görüşlü bir varsayıma dayandığı eleştirisi getirilebilir. Hasta yirmili yaşların başlarında bir erkek eşcinseldir. Jung’a eşcinselliğin tedavisi için gelir. Günümüz insan hakları perspektifinden bakıldığında, eşcinsellik Dünya Sağlık Örgütünün hastalık listesinden çıkardığı bir yönelimdir. Bu açıdan, Jung’un kendi çağında eşcinselliği tedavi edilebilir bir hastalık olarak varsayması bugün kabul edilemeyecek bir varsayımdır. Yine de, bu eleştiri, Jung’un eşcinsel hastasının rüyasını yorumlarken kullandığı mekanizmayı incelememizi engellemez. Burada amacımız, Jung’un rüyalarda beliren kolektif bilinçdışı arketiplere nasıl yaklaştığını anlamaktır.

 

İkinci rüyada beliren arketip, “kabul törenidir.” Jung, hastasını bilinçli hayatında çocukluk dönemine takılı kalmış bir vaka olarak değerlendirir. Bu sebeple rüyasının, bilinçdışının bir faaliyeti ve ürünü olarak, telafi etme amacıyla, kolektif bilinçdışı bir arketip olan “yetişkinliğe geçme seremonisi” ilksel imgesini ürettiğini söyler. Bu içeriğin, kolektif bilinçdışının bir arketipi olarak kavranması iyileştiricidir. Burada iyileşme, hastasının Jung’a başvurma sebebi olan eşcinselliğinin tedavisi değildir. Jung böyle bir sonuç alamadığını itiraf etmiştir. Günümüz şartlarında böyle bir sonuç almasının mümkün olmadığı eklenmelidir. Yine de Jung, kolektif bilinçdışı arketipin kavranmasını bir iyileştirici çözüm olarak yorumlar. Çünkü bu kavrayış sayesinde, bilinçdışı telafi edici bir rol oynamaktadır. Bilinçli zihin çocukluk aşamasında takılıp kalmakta diretmesine karşın, bilinçdışı içerik hastayı bir kabul törenine sokmakta, ve böylece hastayı yetişkinler kulübüne geçmeye davet etmektedir. Bilinçdışı, hastanın gelecekteki hayatı için bir rota sunmaktadır. Jung, yetişkinliğe geçmeyi hastanın annesinden ayrılıp, kaçınılmaz olarak karşı cins bir bireyi aramaya yönelmesi olarak yorumlamıştır. Ancak günümüz bakış açısında, cinsiyetlere atıfta bulunmadan hastanın çocukluktan/annesinden ayrılıp yetişkin bir birey olarak yetişkinler kulübüne katılmaya ilerlemesi olarak yorumlayabiliriz. Burada önemli olan, rüyanın kolektif bilinçdışı bir arketip olan “kabul töreni” ilksel imgesiyle, hastaya bilinçdışı bir gelişim istikameti tavsiye etmiş olmasıdır. İyileştirici olan ise, bu içeriği kolektif bilinçdışı bir arketip olarak kavramak, onları bilince getirmek ve bilinçli tutumun ışığında bilinçdışının kendi eğiminde akmasına izin vermektir. Bu kişin bütün insan olması yolunda hangi adımları atması gerektiği konusunda bir öneri verir ve itici bir güç olarak eğiminde akar. Rüya bu tavsiye verme gücü sayesinde eğiticidir. Bilinçdışı, kendi çizgisi boyunca yol alır. İnsana rehberlik eder.

 

Jung bilinçdışı imgeleri yazgıya benzetir. İkinci rüyada gördüğümüz şekliyle, “kabul töreni” arketipi hastaya yetişkinliğe geçişi bir yazgı olarak sunmaktadır.

 

Jung, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında çözüm olarak “aşkın işlevi” sunar. Jung, aşkın işlevin “karşıtlar sorununun çözümü için bir ipucu sunduğunu” söyler. Rüyada beliren kolektif bilinçdışının arketipi, bilinçli bir şekilde ayrıntılandırılmalıdır. Aşkın işlev, Jung’un deyişiyle, kolektif bilinçdışının arketipinin “bilinçli bir şekilde ayrıntılandırılmasıyla, arketiplerin aracılık ettiği ve karşıtları birleştirme gücü olan bir anlama biçimidir.” Aşkın işlevde, arketipler aracılık eder. Bilinç, arketipi ayrıntılandırır. Aşkın işlev, karşıtları birleştirme gücüyle anlar. Bu anlama deneyim yoluyla anlamadır. Bir eylemdir. Yaşayarak anlaşılır. Jung, arketipin “dinamik bir imge” olduğunu söyler. Arketip, Jung’un deyişiyle, “ancak bağımsız bir varlık olarak tecrübe edildiğinde gerçekten anlaşılabilen nesnel ruhun bir parçasıdır.” Rüya, bu bağımsız bir varlık olarak tecrübe etmeyi mümkün kılar. Bu sebeple, rüyalarda beliren kolektif bilinçdışı arketiplerin deneyimlenmesi ve bilinçli olarak ayrıntılandırılması çok önemlidir. Aşkın işlevin birleştirici ve bütünleştirici anlayışı böyle mümkün olur. Kolektif bilinçdışı da nesnel ruhun bir parçasıdır, bilinç de. Aşkın işlev bu karşıtları birleştiren bir şekilde anlar.

 

Jung, insanın “gelişim sürecinin amacını temsil eden arketiplere” özel yer verir. Bu arketiplere örnek olarak gölge, hayvan, yaşlı bilge adam, anima, animus, anne ve çocuk arketiplerini verir.

 

Aşkın işlevin amacı “gerçek insanın açığa çıkmasıdır.” Bu doğal bir süreçtir. Bilinçdışı içeriğin kendini zorlaması şeklinde seyredebilir. Aşkın işlevin amacı olan süreç, “kişiliğin gerçekleştirilmesidir.” Bu “asli potansiyel bütünlüğün gerçekleştirilmesidir.” Kolektif bilinçdışının bu bütünlüğü simgelemek için kullandığı arketip bir daire ve bir karedir. Bireyleşme süreci, “dörtlü ve dairesel simgelerle” gösterilir. Jung, bu dörtlü ve dairesel simgeye örnek olarak mandala’yı verir. Biz burada bu bütünlük simgelerine ek olarak Doğum Haritasını verebiliriz. Doğum Haritası da dörtlü ve dairesel bir simgedir. Dışarıdaki daireyi Zodyak çemberi oluşturur. Bu 12 arketipli bir çemberdir. İçinde dörtlü bir simge olarak iki eksen bulunur. Bunlar yükselen-alçalan ekseni ve MC-IC ya da Tepe Noktası-Ayak Ucu eksenidir. Bu dörtlü sembol bir haçtır. Doğum haritası dışarıda bir çember ve içeride bir haç ile bir bütünlük arketipidir. İnsanın bütünlüğünü temsil eder. Bireyin hem bilinçli sağlıklı yanlarını hem de bilinçdışı gölge yanlarını içerir. Bunları bütünleyerek bütün insan olmayı simgeler. Bu sebeple bir bireyleşme sembolüdür ve bir bütünlük sembolüdür. Dışarıdaki daire gökyüzünü, mükemmel olanı yani ruhu gösterir. Bu mükemmellik, ruhun bağımsızlığına ve özerkliğine vurgu yapar. İçerideki dörtlü simge, maddenin haçıdır. Yeryüzünü simgeler. Yükselen-alçalan ekseni zaten fiziksel bir gerçeklik olarak Doğu ufkunu ve Batı ufkunu gösterir. Bu dört yönü, dört rüzgarı ve dört elementi sembolize eder. Bu dünya ile, fiziki dünya ile, madde dünyası ile, 5 duyuyla algılanan somut dünya ile bağlantıyı gösterir. Bir daireden ve bir haçtan meydana gelen Doğum Haritası, aynı mandala gibi, çok eski zamanlardan kalan, ezeli bir bütünlük ilksel imgesidir.

 

-•—•-•-•—•-

Kolektif Bilinçdışının Arketipleriyle Karşılaşma Aşamasında Karşıtlar Sorunu ve Çözümü

 

Bu yazıda Jung’un analiz sürecinde kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma evresinde karşıtlık sorunu, sentetik yaklaşım, nesnel düzeyde yorum ve öznel düzeyde yorum kavramları incelenecektir.

 

Jung’un analiz sürecinde geliştirdiği en önemli kavramlardan biri enantiodromia’dır. Jung bu terimi Herakleitos’tan ödünç almıştır: “Her şey er ya da geç karşıtıyla karşılaşacaktır.” Karşıtların düzenleyici işlevi vardır. Akıl, akıldışı karşıtıyla karşılaşmak zorundadır. İnsan hem akıldan hem de akıldışından meydana gelmektedir.

 

Karşıtlar sorunu, kolektif bilinçdışıyla temas ettiğimizde baş gösteren bir sorundur. Kolektif bilinçdışının içerikleri, “fazlaca yüklenmiş bağımsız güç merkezleri gibi davranırlar.” Bu sebeple “bilinçli zihin üzerinde büyüleyici ve hükmedici bir etkiye” sahiptirler. İnsanı dönüştürebilirler. Kolektif bilinçdışının arketipleri, bu büyüleyici ve hükmedici güç ile insanın ruhunu ele geçirebilirler.

 

İnsanın ruhu iki karşıt çiftten oluşmaktadır. Bunlar bilinçli zihin ve bilinçdışıdır. Bu karşıtlık, akıl ve akıldışının zıtlığına tekâbül eder. Akıldışı, ruhun bir parçasıdır, kolektif bilinçdışıdır. Akıl, bilinçli zihindir. Şayet akıl tek taraflı olarak akıldışını, yani kolektif bilinçdışını bastırırsa, bilinçdışında enerji birikir ve bu güçlü enerjiyle akıldışı, insanı “her tarafından sarar.”

 

Kolektif bilinçdışı, “kendinde büyük miktarda ruhsal enerji toplar, ve böylece Ben’i zorla kendi hizmetine sokar.” Ben, kolektif bilinçdışına büyük bir güçle çekilir. Ben, kolektif bilinçdışının arketipiyle özdeşleşir. Bu durumda, delilik, monomani ya da cinnet ortaya çıkar. Bu istenmeyen bir sonuçtur.

 

Jung, enantiodromia’dan yani “her şeyin kaçınılmaz olarak kendi karşıtıyla karşılaşması” kanunundan kurtulmak için insanın kendisini bilinçdışından ayırması gerektiğini söyler. Bunu yapmak için bilinçdışını bastırmamak gerekir. Tam tersi, insan kendi bilinçdışını “açık bir şekilde önüne almalıdır.” Kendi bilinçdışına bakmalı, onu gözlemlemelidir. Bunu yapmak için insan Ben’i, Ben-dışından ayırmalıdır. Ben-dışı, kolektif bilinçdışıdır. Ben ile kolektif bilinçdışı ayrıştırılmalıdır. Böylece insan, kolektif bilinçdışını görür. Ona uyum sağlaması gerekir. Kolektif bilinçdışı bu ayrıştırmaya kadar “işe yaramaz ve patolojik formlar halinde birikmiş bekleyen enerji” hâlindeydi. Şimdi ayrıştırma sayesinde, bu enerji “uygun bir ortama girmiştir.” Bu aşamada, en büyük tehlike tekrar Ben’e sıkı sıkıya tutunmak ve kolektif bilinçdışını tekrar bastırmaktır. Bu durumda, kolektif bilinçdışı tarafından yutulma tehlikesi ortaya çıkar. Bu tehlikeye düşülürse, insan karşıt çiftlere bölünür. Bu aşamada artık analiz, kişisel unsurları geçmiştir. Bu aşamada, kişi-dışı içerikler ile bir karşıtlık ortaya çıkar. Bu aşamada, kolektif bilinçdışı ve karşıtlar sorunu egemen olur. Bu aşamada, sorun kişisel engelleri ortadan kaldırmak değildir. Bu aşamada, hedef insanın “bir yaşam sürmesini sağlayacak bir anlam bulmaktır.”

 

 

İnsan kolektif bilinçdışıyla temas aşamasında bir karşıtlar sorunuyla karşılaştığı zaman, tek taraflı çözümler işe yaramaz. Analizin amacı, bu karşıtlık sorununu çözecek yol ve araçlar bulmaktır.

 

Analiz sürecinde, hastanın gerilemesi söz konusudur. Öncelikle çocukluğa ve kişisel içeriğe gerilenir. Bu aşama geçildikten sonra, çocukluktan önceki dönemlere gerilenir. Bu aşamada, kolektif bilinçdışının içerikleriyle karşılaşılır. Bunlar kişi-dışı içeriklerdir. İnsanlığın binlerce yıllık evrimi sırasında ortak deneyimlenen duygu durumlarının ve düşüncelerinin kayıtlarıdır. Bunlar mitolojik imgelerdir. Bunlar ilksel imgelerdir, yani arketiplerdir. Bu aşama, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasıdır.

 

Kolektif bilinçdışıyla karşılaşma aşamasında bir karşıtlar sorunu ortaya çıktığını gördük. Bu karşıtlar sorununu çözmek için başvurulacak kaynak “göreliliktir.” İnsanın bilinçli zihninin, insani düşüncenin göreli olduğunu kabul etmesi gerekir. O zaman karşıtlar uzlaştırılabilir. Jung, bu göreliliğe örnek olarak Taoizm’i ve Yin-Yang sembolünü verir.

 

Jungcu analiz, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma deneyimine yol açmaktadır. Bu deneyim, Jung’un ifadesiyle, “Ben-dışının, kavrama gücüne meydan okuyan bir iç karşıtın ilksel deneyimidir.” Bunları ayrıştırmak için mitolojik paralellikler bulmak gerekir.

 

Kolektif bilinçdışının arketipleri ilkesel açıklamalara hapsedilemez. Kolektif bilinçdışının arketipleri eylemin içinde yaşama döner. Bilinçli zihin ile karşıtlık oluştururlar. Bu karşıtlığı uzlaştıracak bir yol bulmak, analizin amacıdır.

 

Jung, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında, Jungcu analizin Freudcu ve Adlerci analize göre önemli bir ayrıcalığa sahip olduğunu belirtir. Freudcu ve Adlerci analiz, indirgeyicidir. Tüm olguları kişisel bilinçdışı içeriklere indirger. Ancak kolektif bilinçdışı katmanına erişildiğinde bu iki analiz yöntemi işe yaramaz. Çünkü bu noktada, kişisel olmayan, kişi-dışı bir içerikle karşılaşılmıştır. Bu içerik indirgemeyle anlaşılamaz. Bu içeriğin anlaşılması için sentez yöntemi benimsenmelidir. Yani analiz, önce nedensel-indirgemeci bir yöntemle kişisel bilinçdışı içeriği açıklar. Bu katman geçilince, kişi-dışı, kolektif bilinçdışı bir arketip ile karşılaşıldığında, şimdi sentetik yöntem izlenmelidir.

 

Sentetik yaklaşımda, kolektif bilinçdışı içerik, genişletme yöntemiyle güçlendirilir, takviye edilir ve zenginleştirilir. Kolektif bilinçdışının arketipleri, ancak sentetik yaklaşımla “ayırt edici değer yaratırlar.” Analiz, bilinçdışı içeriği bileşenlerine ayırır. Sentez, bilinçdışı içeriği “genel ve anlaşılabilir bir ifadeye entegre eder.”

 

Analiz sürecinde, eğer kolektif bilinçdışı bir arketip ile karşılaşılırsa, analiz yönteminden sentez yöntemine geçmek gerekir.

 

Nedensel-indirgeyici yorum ile sentetik yorum, temel bir yaklaşım farklılığı içerir. Nedensel-indirgemeci yorum, içeriği sadece nesneye bağlar. Sentetik yorum, içeriği özneye, yani hastaya bağlar. Sentetik yorumda, bir rüyadaki tüm içerik, rüyayı gören insandır. Yani, rüyanın içeriği hastanın “bilinçdışı koşullarını ve eğilimlerini ifade etmektedir.”

 

Jung bu yaklaşım farkını kavramsallaştırmak için iki terim geliştirir: “Nesnel Düzeyde Yorum” ve “Öznel Düzeyde Yorum.” Nesnel düzeyde yorum, rüyadaki bilinçdışı içeriği gerçek nesnelere bağlayan yaklaşımdır. Öznel düzeyde yorum, rüyadaki bilinçdışı içeriği rüyayı görene bağlayan yaklaşımdır. Nesnel düzeyde yorum analitiktir, öznel düzeyde yorum sentetiktir. Nesnel düzeyde yorum, rüyanın bilinçdışı içeriğini dış nesnelere “gönderme yapan bellek-kompleksleri parçalarına ayırır.” Öznel düzeyde yorum, “bellek komplekslerini öznenin eğilimleri ya da bileşenleri olarak görür ve özneyle tekrar bir araya getirir.” Jung, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında, nesnel-indirgemeci yaklaşım işe yaramadığında ve nesnel düzeyde yorum yeni bir anlayış sağlayamadığında, sentetik yaklaşımı ve öznel düzeyde yorumu önerir. “Rüyanın bütün içeriği öznel içeriklerin sembolleri olarak ele alınır. Sentetik yorum, öznel düzeyde bir yorumdur.”

 

Kolektif bilinçdışının arketipiyle karşılaşma aşamasında, Jung ilkel ve tarihi sembolizme başvurur. Mitoloji bu arketipleri anlamak için zengin bir hazinedir. Çünkü rüyada ortaya çıkan kolektif bilinçdışının arketipleri, insanlığın binlerce yıllık evriminin kalıntılarıdır.

 

Öznel düzeyde yorum ve sentetik yaklaşım, rüyada ortaya çıkan bütün içeriklerin hastayla ilgili olduğunun altını çizer. Bu imgeler, hastanın kendisinin içindeki bir unsurun ifadesidir. Bu imgeler, hastanın kolektif bilinçdışıdır ve hastanın gelecekte izlemesi gereken gelişim çizgisi için bir istikamet belirlemektedir.

 

Kolektif bilinçdışı arketiple karşılaşma aşamasında, arketipin “büyüleyici” niteliği kendini gösterebilir. Bir büyülenme yaşanıyorsa, mutlaka kolektif bilinçdışı bir süreç işlemektedir. İnsanın kendi içinde olan bilinçdışı bir eğilim, bu büyülenmeye sebep olmaktadır. Büyülenme, bilinçdışının bilince kendini zorla kabul ettirmesidir. Bilinçdışı süreçler bir başka insana yansıtılabilir. Bu durumda, üzerinde yansıtma yapılan kişi, aslında yansıtmayı yapan insanın kendi içindeki bilinçdışı bir içeriği ifade etmektedir. Bu özneye ait bir bilgidir. Süreç bilinçdışı olduğu için zorlanımlıdır. Bilinçdışı bilince kendini zorlar. Bu sebeple, insan bilinçdışının oyuncağı olur. Bilinçdışının hâkimiyetine girer.

 

 

Görüldüğü gibi, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında nesnel düzeyde yorum evresinden, öznel düzeyde yorum evresine geçilmektedir. Yani, rüyanın bilinçdışı içeriği nesneyle değil özneyle bağdaştırılır. Rüyadaki imgeler, insanın ruhunun bir parçasıdır. Kendisinin bir yanıdır. Bu yan, aynı zamanda hastanın gelecekte gelişim yolunda ilerleyeceği yeni bir aşamayı temsil etmektedir.

 

 

Bu bilinçdışı içerik bir başka insana yansıtılabilir. Analiz sürecinde, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında, kolektif bilinçdışı arketip doktora yansıtılır. Buna “aktarım” ya da “transferans” adı verilir.

 

 

Kolektif bilinçdışının arketipleri bir insan tarafından kaldırılamaz. Bu arketipler, kolektif ruhtur, bireysel ruh değildir. Kolektif bilinçdışı içerikler bir insana atfedilemez. Bu sebeple, Jung analiz sürecinde kolektif bilinçdışıyla karşılaşma aşamasında, “ruhun kişisel ve kişi-dışı öznitelikleri arasında mümkün olan en keskin sınırı çizmek mutlaka zorunludur” der. Kolektif bilinçdışı arketip ve bireysel ruh ayrıştırılmalıdır.

 

Kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında, akıldışını “psikolojik bir işlev olarak kabul etmek” gerekir. Ancak bu somut gerçeklik değildir. Bu ruhsal bir gerçekliktir. Ruhsal süreçlerde çalışması ve işlemesi, bir fenomen olarak onu ruhsal gerçeklik yapar. Kolektif bilinçdışında, insanlığın birlerce yıllık ortak deneyimlerine dayanan arketipler, yani ilksel imgeler vardır. Bunlar etkili güçlerdir. Bu güçlü etkileri sebebiyle arketipler, analiz sürecinde çok büyük önem taşır. Kolektif bilinçdışının arketipleri bastırılmamalıdır. Arketipler “dikkatlice değerlendirilmeli ve üzerinde düşünülmelidir.”

 

 

Kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşma aşamasında karşılaşılabilecek bir sorun yansıtmadır. Bir insan siyah’ı komşusuna yansıtıyorsa, bu insanın kendi içinde siyah olduğu içindir. Yansıtmayı gözlemleyen üçüncü bir kişi, insanın kendi içindeki siyahı komşusuna yansıtıp koşusunda görmeyi tercih ettiğini görebilir. Bu insan siyahı kendi içinde kabul etmek istemediği için komşusuna yansıtmaktadır. Bu insan, siyahı ancak komşusuna yansıttığında bilinçli gözlerle görebilmektedir. Hâlbuki bu insan, siyahı kendi bilinçdışında taşımaktadır. Siyah diye bahsedilen, “Gölge” arketipidir, yani “insanın kendi kişiliğinin farkında olmadığı karanlık yarısıdır.”

 

Jung, kolektif bilinçdışıyla karşılaşma aşamasında ortaya çıkan yansıtma sorununa çözüm olarak “arketiplerin kolektif bilinçdışı bir içerik olarak kabul edilmesini” önerir. Büyüleyen arketip, kişi-dışı olarak, yani insanlığın binlerce yıllık ortak deneyimine dayanan bir ilksel imge (arketip) olarak ayrıştırıldığında, büyü bozulur. Yansıtmanın büyülü etkisi böylece yok olur.

 

Böylece kolektif bilinçdışıyla karşılaşma aşamasında kolektif bilinçdışı arketip ile Ben ayrıştırılmış olur. Bireysel ruh ve kolektif ruh arasında bir bölünme oluşur. Bu aşama, sentezi gerektirir. Jung’un deyişiyle, “işlenmemişler işlenmelidir. İki tarafın bir araya getirilmesi gerekir.” Bir birlik sağlanmalıdır. Jung bu birliği “aşkın işlev” kavramıyla sağlar.

 

-•—•-•-•—•-

Kolektif Bilinçdışı ve Arketip Hipotezi

Bu yazıda Jung’un analiz sürecinde aktarım aşamasında keşfettiği bilinçdışının sadece kişisel değil, ayrıca kolektif bir tabakadan oluştuğu hipotezi ve bu kolektif tabakada insanlığın binlerce yıllık evriminin kalıntısı olan arketiplerin bulunduğu hipotezi incelenecektir.

 

Aktarım (transferans), hastanın kolektif bilinçdışı içeriği doktora yansıtması fenomenidir.

 

Aktarım aşamasında, kolektif bilinçdışının arketipleri ortaya çıkar. Bu aşamada, kişisel alanın dışında bir malzeme ile karşılaşıldığını bilmek gerekir.

 

Aktarımda doktor, bir çatışma nesnesi haline gelir, yani karşıtlar onda bir araya gelir. Bu sebeple aktarım, karşıtlar sorununun yarı ideal bir çözümüdür. Başarılı bir aktarım, nevrozun geçici olarak ortadan kalkmasını sağlar. Ancak sadece aktarım, nihai bir çözüm değildir.

 

Aktarım aşamasına gelindiğinde, doktor “şunu yapmalısın”, “bunu yapmalısın”, “şunu yapmamalısın” gibi öğütler vermelidir. Bu aşamada aktarım, kolektif bilinçdışından geldiği için, “taşkın bir canlılık duygusu” ve  “büyük bir coşku” yaratır. Bu aşamaya, “akılcı bir güdü” ve “sağlam bir irade gücü” de eşlik etmelidir. O zaman, hasta özveriyle katlanır. Özveri meyvesini verir. Hasta bir anda iyileşir.

 

Durum böyle olmadığında, aktarım aşaması nasıl çözülür? Bunun yolu nedir?

 

Jung sorunun çözümü için doğaya güvenir. Yani kolektif bilinçdışına güvenir. Bu aşamada, kolektif bilinçdışından gelecek bütün hareketleri dikkatle gözlemlemek gerekir. Kolektif bilinçdışının hareketlerini izlemek için en iyi kaynaklardan biri rüyalardır. Rüyaları biz bilinçli yaratmayız. Rüyaları bilinçdışı kendi kendine yaratır. Bunun içinde kolektif bilinçdışından gelen ilksel imgeler, yani arketipler belirir. Bunlar kolektif bilinçdışının faaliyetidir. Rüyalardaki bu kolektif bilinçdışı faaliyeti gözlemlemek, kolektif bilinçdışının eğilimleri hakkında bilgi verir. Jung rüyaların yalnızca “nedensel bir silsile” olmadığını söyler. Jung, rüyalara teleolojik yaklaşır. Yani, “Kâinâtın ve kâinatta olanların sâdece mekanik olarak meydana gelmediğini, belli bir maksat ve hedefe varmak için planlandığını kabul eden” bir yaklaşımı benimser. Bu sebeple, rüyalardaki arketipleri gözlemlemek, kolektif bilinçdışının eğilimi hakkında bilgi verir.

 

Jung, arketiple karşılaşma ve arketipi doktora aktarım aşamasında, bir çözüm olarak doktorun “şunu yapmalısın” demesini önermektedir.

 

Rüya, kolektif bilinçdışının arketipini ortaya çıkardığı için, ilkel bir eski metaforlar lisanından konuşmaktadır. Bu lisan, mitolojide görülmektedir. Jung, rüyaların neden bu eski lisanla konuştuğunu merak etmektedir. Bu lisanla konuşmanın amacı nedir? Bu lisanın kaynağı nedir? Lisanın kaynağı insanlığın binlerce yıllık ortak deneyiminin kalıntısıdır. Ancak, bu ilkel lisan sadece bir kalıntı olamaz. Jung’a göre bu ilkel lisanla konuşan arketiplerin spesifik bir amacı vardır. Arketipin, “amaca yönelik bir anlamının olması gerekir.” Görüldüğü gibi, Jung teleolojik perspektifi benimsemektedir. Peki arketipin amacı nedir?

 

Aktarım aşamasında, rüyada kolektif bilinçdışı doktora insan üstü, arketipsel özellikler yükler. Bilinçdışı, derinlerde yatan bir arketipe uzanmaktadır. O arketipi, doktor üzerinde tezâhür ettirmeye çalışmaktadır. Bu örnek gösterir ki, bilinçdışı insanın kişiselliğini aşan, kişi-dışı bir amaç taşımaktadır. Bu amaç, arketipi tezâhür ettirmektir.

 

Aktarım aşaması nasıl sonlanır? Aktarım, karşıtlık sorununa yarı-ideal bir çözümdür. Nihai çözüm değildir. Bu aşamada, “aktarımın altının gizlice oyulması” denen bir olgu gerçekleşebilir. Jung, bir hastasının aktarım aşamasındayken, bir arkadaşıyla ilişkisinin ilerlediğini ve kolay bir şekilde doktordan ayrılabildiğini örnek verir.

 

Jung, bu örnekteki mekanizmayı, “Ben-ötesi kontrol noktasının yönetici bir işlev geliştirmesi” şeklinde açıklar. Ben-ötesi kontrol noktası, kolektif bilinçdışının bir istikamet dayatmasıdır. Bilinçli zihne yeni bir gelişim rotası dayatır. Enerji, kolektif bilinçdışında toplanır ve kolektif bilinçdışı, bilinçli zihin üzerinde bir etki yaratır. Bu “bilinçdışı bir gelişim” çizgisidir. Bu bilinçdışı gelişim çizgisi, rüyada arketiplerle kendini gösterir. Bu örnekte, “ben-ötesi kontrol noktasının bilinçdışı gelişimiyle” bir değişim gerçekleşmiştir. Yani, hastanın kolektif bilinçdışı aktarımın altını gizlice oymuş ve hastayı gelecekteki daha yüksek bir gelişim seviyesine doğru ilerlemeye zorlamıştır.

 

Bu örnekte, hasta doktoru bir tanrı arketipi şeklinde görmektedir. Bu insanlığın binlerce yıllık evrimi sırasında deneyimlediği ortak duygu durumlarına ve düşüncelere dayanan bir ilksel imgedir, yani arketiptir. Bu sebeple kişi-dışı ve ilkeldir. Arkaiktir. Bunlar bilinçdışının kişisel tabakasından gelmez. Bunlar bilinçdışının kolektif tabakasından gelir. Jung, rüyada ortaya çıkan imgenin, kişisel olmadığının, tam tersi, ilkel ve arkaik bir imge olduğunun altını çizer. Jung, “rüyada kolektif bilinçdışının arketipinin, ilkel, analojik düşünme tarzıyla canlandırıldığını ve  harekete geçirildiğini” söyler. Arketipler, “kalıtsal düşünce kalıplarıdır.”

 

Jung, analiz sürecinde aktarım aşamasındaki bu gözlemleri sayesinde şu hipotezleri ortaya atmıştır:

1)Bilinçdışı yalnızca kişisel değildir, daha derinde kolektif tabakası vardır.

2)Bu tabakada kalıtsal kategoriler, kişi-dışı kolektif bileşenler, yani arketipler vardır.

3)Bu kolektif içerikler aktiftir.

 

-•—•-•-•—•-

Şişme

Bu yazıda Jung’un analiz sürecinde kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında yaşanan bir sorun olan “şişme” kavramından bahsedilecektir.

 

Kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında iki tip tehlike vardır:
1) Aşırı özgüven

2) Ezilme

 

Birinci durumda, aşırı özgüven ve kibir görülür. Bu kişiler, kolektif bilinçdışını tamamen anladığını zanneder.

 

İkinci durumda, kolektif bilinçdışının gücü karşısında eziklik hissedilir. İnsan teslimiyet içinde kolektif bilinçdışından uzak durur.

 

Birinci durumda, insan bilinçli olarak iyimser ve özgüvenlidir, ancak bilinçdışında şiddetli yetersizlik hissedilir. İkinci durumda, insan bilinçli olarak kötümser teslimiyet gösterir, ancak bilinçdışında şiddetli güç istenci vardır.

 

Jung burada sorunun nesneyle ilişkide yattığını söyler. İlk durumda, insan öteki insanları nesne olarak kabul eder. Bu insan analiz sayesinde kolektif bilinçdışı ile tanıştığında, insanlığa dair çok önemli bir bilgi bulduğunu düşünüp diğer insanları aydınlatmak ister. İkinci durumda, insan kendini öteki insanların nesnesi olarak kabul eder. Bu insan, analiz sayesinde kolektif bilinçdışıyla tanışma yükünün altına ezilir.

 

İlk durumda nesne ile aktif bir ilişki vardır. İkinci durumda nesneyle reaktif bir ilişki vardır. İki durumda da kolektif bilinçdışı işbaşındadır.

 

Analiz bu noktada, kolektif bilinçdışını özümleme aşamasındadır. Jung bu aşamada içinde bulunulan durumu ifade etmek için “tanrıya-benzerlik” terimini kullanır. Tanrıya-benzerlik kolektif bilinçdışının “analizi ve bilinçli kavranışı” ile ortaya çıkar. Bu aşamada insan “bilinçdışı-karakter bilgisi” edinir. “İyi ile kötünün bilgisi” elde edilir.

 

Daha önceki aşamalarda kolektif bilinçdışı ve bireysel ruh ayırt edilmişti. Şimdi bu iki karşıt unsur bir araya getirilmiştir. “Karşıtların birliği” sağlanmıştır. Analizin getirdiği “derin anlayış, daha önce ayrılan şeylerin birleştirilmesini sağlamıştır.” Karşıtlar sorunu giderilmiştir. Bu “tanrıya-benzerlik” adı verilen bir üstünlük duygusuna yol açar. Bu kolektif bilinçdışını özümleme aşamasıdır. Bu aşamada iki farklı tehlike ortaya çıkar:
1) Kibir

2) Ezilme

 

Kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında ortaya çıkan fenomen, “şişme”dir. Yukarıda “tanrıya-benzerlik” diye adlandırılan olgu, şişmedir. Şişmede insan, insana ait sınırları aşar, insan-üstü alana yayılır. İnsan bu alanı kendi kişisel içerikleriyle dolduramaz. Burayı doldurması için insanı aşan, kişi-dışı, ortak içerikleri kendine atfetmesi gerekir. Bu şişmedir.

 

Yukarıda bahsedilen iki durum da şişmedir. Birinci durumda, insan kolektif bilinçdışı içeriği özümleyip şiştiğinde, bütün insanlık için faydalı olacak bir bilgiye sahip olduğunu düşünür ve kibirlenir. Çok büyür. Aşırı ölçüde genişler. Bu bilinçli büyümenin arkasında bilinçdışı bir yetersizlik hissi ve kuşku vardır. Çok küçüktür.

 

İkinci durumda, insan kolektif bilinçdışı içeriği özümleyip şiştiğinde, ihmal ettiği karanlık tarafını görür. Karanlığa/siyaha/gölgeye sahip tek insan kendisi zanneder. Kaygılı, umutsuz, kuşkulu bir hâl alır. Çok küçülür. Aşırı ölçüde daralır. “Kaygıyla karışık aşağılık duygusunun altında kibir yatar.” Bu bilinçli küçülmenin arkasında bilinçdışı bir gurur ve kibir vardır. Çok büyür.

 

İki durumda da bireysel sınırlar ortadan kalkmıştır. İnsan, insan-üstü bir alana doğru şişmiştir. İnsan-üstü içerikleri kendine atfeder. Kolektif bilinçdışını özümler. Bu şişmedir.

 

Şişmede insan, kendisine ait olmayan, herkese ait olan, kolektif bilinçdışı bir arketipin özelliklerini kendine atfeder. Kendini, kendi sınırlarının dışında kalan bu arketipin niteliklerine genişletir.

 

Şişme, kolektif bilinçdışının ürettiği bir fantezide beliren bir arketip ile özdeşleşme sebebiyle gerçekleşebilir. Kolektif bilinçdışı, bir yazgı gibi insanın başına gelir. İnsan, arketipin hedefi olur ve şişer. Artık kontrol eden insan değil, kolektif bilinçdışıdır. İnsan, kişi-dışı bir arketipin gücü karşısında çaresiz kalır. Arketip, insanı dünyadan koparır. İçine çekip sürükler. Kolektif bilinçdışının içeriği canlıdır. Bilinç üzerinde çekim gücü uygular. Şişmeyi, kolektif bilinçdışı zorlar. Bir insan bir arketip tarafından çekildiğinde, dünyadan kaybolur.

 

İnsan bir arketip tarafından çekildiğinde, insan arketipi görür, arketip de insanı dönüştürür. Arketip, insan-üstü bir güçle “tarifsiz bir zenginlik” hissi verir. Arketip karşısında insanın “önsezisi bir vahiy gibi içine doğar.” Arketip, insanın kaldırabilmesi için çok fazla güçlüdür. Bu sebeple insan arketipin içinde boğulur. Arketipin girdabına çekilen kişi dünyadan kaybolur. Şişme meydana gelmektedir. Kolektif bilinçdışından gelen arketipin etkisiyle kişilik çözülür. Burada istenmeyen, patolojik bir vaka anlatılmaktadır.

 

Jung, analitik psikoloji kuramının bulgularının ışığında ruhun bir şemasını çizer. Ruhun alt-kısmında kolektif ruh yer alır. Burası kolektif bilinçdışıdır. İnsanlığın binlerce yıllık evrimi sırasında yaşanan ortak deneyimlerin kalıntıları olan arketipler buradadır. Buradaki materyal kişi-dışıdır. Ruhun üst-kısmında bilinç ve kişisel bilinçdışı yer alır. Buradaki materyal kişiseldir.

 

Şişme fenomeninde insan, kişi-dışı materyali kişisel materyale atfeder. Kişilik alanını kaldıramayacağı şekilde genişletir. Şişer. Kişi-dışı, çok büyük enerjiyle ve çekim kuvvetiyle dolu arketiplerin gücünü, kişisel alan kaldıramaz. Bu bir hatadır ve acı verir. Bunun sonucunda, ya birinci durumda gördüğümüz güç istenci ya da ikinci durumda gördüğümüz özgüven baskılanması ortaya çıkar. İki durumda da kolektif bilinçdışının enerjisi bu şişmeyi yapar. Bu sebeple bunlar aşırı güçlü ve patolojik güç istenci veya özgüven baskılanmasıdır.

 

Analizin ilk aşamasında, kişisel bastırmalar kaldırılır ve kişisel bilinçdışı bilinçliliğe yükseltilir. İkinci aşamada, kolektif bilinçdışı içerik, bilinçliliğe getirilir. Dünya’daki iyi ve kötünün mücadelesi, hareketli ve canlı bir imge olarak ortaya çıkar. Eğer süreç olumlu ilerlerse, “dünya ile dayanışma duygusu inşa edilebilir.” Bu sıçrama sayesinde hasta iyileşebilir. Hayatında ilk kez sevebilir. Gelecekteki kişiliğinin daha yüksek aşamalarına doğru bilinmeyenin içine atlamaya gönüllü olabilir. Yazgısının gerçekleşmesine izin verebilir. Bu olumlu durumda, kolektif bilinçdışı kendi eğimini bir gelişim istikameti olarak dayatmaktadır. Kolektif bilinçdışı kendi eğiminde akar.

 

Özetleyecek olursak, kolektif bilinçdışının arketipiyle karşılaşma ve onun çekim gücüyle çekilme aşamasında, insan kolektif bilinçdışını özümleyip kendi kişisel sınırlarını kişi-dışı bir alana genişletirse, yani şişerse, bunu kişilik çözülmesi izler. Arketipin iki yüzü vardır. Karşıt çiftler ortaya çıkar. Bu sebeple megalomani ve aşağılık duygusu karşıt çiftleri ortaya çıkar. İlk durumda bilinçli megalomani, bilinçdışı aşağılık duygusu hâkimdi. İkinci durumda ise bilinçli aşağılık duygusu ve bilinçdışı megalomani görülmektedir.

 

Kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında ortaya çıkan bir arketipsel karşıtlık kolektif iyi ve kolektif kötüdür. Birinci durum “kolektif iyiliği kişisel erdem” olarak benimser. İkinci durum “kolektif kötülüğü kişisel kabahat olarak benimser.” Ancak bunlar aldatıcıdır. Bir insan, kolektif iyiliğe veya kolektif kötülüğe sahip olamaz.

 

 

Kolektif bilinçdışıyla özdeşleşme aşamasında kişilik gelişemez. Kişiliğin gelişmesi için kolektif bilinçdışının bastırılması zorunludur. Kişilik gelişimi başlayınca, akıl “karşıtların bağdaşmayan doğasını keşfeder.” Artık insan, iyi ile kötü bilgisine sahiptir. Bu aşamada insan bastırma eylemine girişmek zorundadır. İnsan bilinçli olarak iyiyi kabullenir ve kötüyü bastırmaya çalışır. Kolektif bilinçdışını bastırır. Bu aşama, kişiliğin gelişimi için mecburidir.

 

Kişiliğin gelişimi için kolektif bilinçdışından farklılaşma zorunludur. Eğer bu yapılmazsa, insan kolektif bilinçdışının içine çekilir, orada “hızla eriyip yok olur.” Kişisel ruh ve kolektif bilinçdışı eriyerek birbirine karışır, birbiriyle birleşir. Bu, istenmeyen bir sonuçtur.

 

Analizi bu aşamasında kolektif bilinçdışı arketiplerle karşılaşıldı. Bu kolektif bilinçdışı içeriğin özümlenmesi, bilinçli kişiliğe zarar verir. Bu sebeple, Jung’un analiz sürecinin amacı her zaman insan bütünlüğünü sağlamaktır. Bireyleşme sürecinin amacı, insanın kendini bütünlemesi ve bütün insan olmasıdır. İnsanın bütünlüğü her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Kolektif bilinçdışı özümlenirse, kişilik bozulur ya da aşırı yüklenir. Bu sebeple analizin amacı, “kişisel içerikle kolektif bilinçdışının içeriği arasında açık bir ayrım yapmaktır.” Mitolojiden faydalanarak, kişisel olmayan, kişi-dışı, bütün insanlığın paylaştığı ve bütün insanlığın binlerce yıllık ortak evriminin kalıntısı olan ilksel imgeler yani arketipler tespit edilmelidir. Bunlar kişi-dışı içerik olarak tespit edilmeli, anlaşılmalı ve kavranmalıdır.

 

Jung, ruhun şemasını üst-kısım olarak bilinç ile kişisel bilinçdışı ve alt-kısım olarak kolektif bilinçdışı şeklinde çizmişti. Bu iki kısmın orantısı, kolektif bilinçdışının lehinedir. Kolektif bilinçdışı çok daha büyük, geniş ve hacimli bir katmandır. Üst-kısım ise çok daha küçüktür. Bu sebeple, analizin amacı olan bireyleşme sürecinde, kolektif bilinçdışının devasa büyüklüğünün yanında zayıf ve çelimsiz kalan “bireylik” kavramına çok özen göstermek gerekir.

 

-•—•-•-•—•-

 
Persona

 

Bu yazıda Jung’un “Persona” kavramı incelenecektir. Jung, Persona’yı, “bir uzlaşma düzenlemesi” olarak tanımlar. Persona, “kişinin nasıl görünmesi gerektiği konusunda bireyle toplum arasında varılan bir uzlaşmadır.” Toplumun önünden geçerken takındığımız uzlaşma rolüdür.

 

Persona, bir insanın kişiliğinin bütünü değildir. Jung, ruhun şemasını üç bölümden oluşacak şekilde çizmişti. Üst-kısımda bilinç ile kişisel bilinçdışı bölümleri ve alt-kısımda da kolektif bilinçdışı bölümü yer alır. Bu şemada, “bilinçli kişilik kolektif ruhun bir altkesitidir.” Persona, “kolektif ruhun bir altkesitidir.” Jung, “kişilikdışı bilinçdışı, yani kolektif bilinçdışı için söylediklerimizi, Persona’nın içeriği için de söylemek zorunda kaldığımızı” söyler. Persona, kolektif ruhun bir altkesitidir. Persona, tamamen bireysel bir şey değildir. Persona, “kolektif ruhun bir maskesidir.” Persona, insanın maskesidir, insanın kendisi değildir. Bu maske üzerinden “kolektif ruh konuşur.” İnsan sadece bu rolü oynar. Ancak Persona, bireysel özellikler taşıdığı için, insanın kendisi zannedilir. İnsan, Persona’sının taşıdığı özellikleri kendi kişisel özellikleri zannedebilir. İnsanın kendisini Persona’sı ile özdeşleştirmesi bir hatadır. Persona rolünü oynarken, insan bireysel olmaz. O sırada sadece kolektif ruh konuşmaktadır.

 

Bir insan, Persona’sını inşa ederken, kişisel unsurları bir araya getirerek bir bütün yaratmaya çalışır. Bir kişilik inşa etmeye çalışır. Bu bütüne uymayan içerikleri bastırır. Kişi, bir imgenin kalıbına girmeye çalışır. Bu sırada kişisel ve tüm insanlığa ait birçok içerik bastırılır. İnsan sıkı sıkıya inşa ettiği kişiliğine, maskesine, Persona’sına, kabuğuna tutunur. Bunu yaparken gerçek bireyselliğini, kendiliğini, maskesinin arkasında gizler. Bu bireysellik bilinçdışı çalışmak zorunda kalır ve insanın bilinçli kişiliğini ele geçirebilir.

 

İnsanın taktığı Persona, kolektif ruhun bir altkesitidir. Persona, kolektif ruhun maskesidir. Persona rolünü oynarken, insan bireysel değildir, onun üzerinden kolektif ruh konuşur. Persona kolektif ruhun maskesidir. İnsanın “nasıl görünmesi gerektiği konusunda toplumla yapılan bir uzlaşmadır.” Örneğin insanın “ismi, unvanı ve işlevi” bu Persona’nın yüzü olabilir. Bunlar insanın “asli bireyselliği” değildir. Bunlar insan ile toplum arasındaki bir uzlaşmadır. Bu maskede, insanın kişiselliğinden çok kişi-dışı faktörler rol oynar. Persona bir “dış görünüştür.” Persona, “iki boyutlu bir stereotiptir.”

 

İnsan Persona’sını inşa ederken, bireysel tercihlerde bulunur. Bireysel bir eğilim izler. Bu aşamada, “Ben-bilinci, Persona ile özdeşleşir.” Ancak Persona veya Ben, insanın kişiliğinin tamamı değildir. İnsanın ayrıca kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı da vardır. İnsan, bunların bütünüdür. Ruhunun tamamıdır.

 

-•—•-•-•—•-

 

Persona ve Kolektif Bilinçdışı

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında Persona ile kolektif bilinçdışı arasındaki ilişki incelenecektir. Jung, “Persona” kavramından ilk defa, kolektif bilinçdışını özümleme sorunu karşısında bahseder. İlkel insan, kolektif bilinçdışından ayrılmak için bir Persona geliştirir. İnsan, Persona’sına tutunarak, kolektif bilinçdışından çıkar.

 

Kişilik, bir kez Persona ile farklılaşıp güvence altına alındıktan sonra, kişiliğin kolektif bilinçdışına çekilmesi ve kişiliğin çözülmesi, istenmeyen bir sonuçtur. Ancak analiz süreci, maksatlı olarak “denge kaybı” yaratabilir, ve böylece kontrollü bir yönlendirme, kavrama ve anlayış ışığında kolektif bilinçdışının kendi doğru istikametinde akmasına izin verilir.

 

Analiz sürecinde, Persona kavramı ilk defa, aktarım aşamasında, hasta doktora kolektif bilinçdışının bir arketipi olan kahraman arketipini yansıtırken, hastanın Persona’sına tutunması olgusunda kullanılmıştır. Hasta doktora kahraman arketipini yansıttığı sürece kendisi “geleneksel, üstün zekalı, kemale ermiş, anlayışlı anne-kız sevgili” Persona’sını takabilir. Hasta kendini Persona’sı ile özdeşleştirir. Persona’sının arkasında gizlenen gerçek bireysel kendiliğinin farkında değildir. Hasta, analiz süreci sayesinde aktarımı fark eder. Rüyalarında kolektif bilinçdışının arketipleri ortaya çıkmaya başlar. Bu arketiplerin, kişi-dışı ilksel imgeler olarak kavranması, arketip tarafından büyülenmeyi sonlandırır. Böylece hasta gelecekteki daha yüksek kişilik aşamasına doğru gelişir. “Kendi gerçek potansiyelinin farkına varır.” Burada dikkat etmemiz gereken şey, hastanın bireyselliğinin bilinçli hâle gelmesi ile “arkaik tanrı imgesinin tekrar canlanması”, yani aktarımda yer alan arketipin canlanması eşzamanlı gerçekleşmektedir. Bu eşzamanlılık, kolektif bilinçdışının yasasıdır. Kolektif bilinçdışının arketipi özerktir ve canlıdır. Kendi eğiminde hareket eder. Hastayı gelecekteki potansiyeline ilerleyecek şekilde dönüştürür.

 

Bu ilerleme, bizi “Persona’nın Çözülmesi” aşamasına getirir. Analiz sürecinde, ilk aşamada bireysel bastırmalar kaldırılır. İkinci aşamada, kolektif bilinçdışı ve bireysellik bir arada ortaya çıkar. Kişisel fanteziler içlerinde kolektif bilinçdışı arketiplerle belirir. Şişme fenomeni yaşanır. Kolektif bilinçdışı arketip özümlenir. Kolektif bilinçdışından çıkan çekim gücü, büyüleyici bir etki yapar. Persona çözülür. Kolektif bilinçdışından gelen istem dışı fanteziler ortaya çıkar. Kolektif bilinçdışı içerik kusulur. Kolektif bilinçdışı, bilinçli zihni yönlendirir. Kolektif bilinçdışı hakimiyeti ele geçirir. İnsanın kaderine kolektif bilinçdışı karar verir. Yazgısını belirler. Böylece aktarım fenomeni yaşanır. Hasta, doktora kolektif bilinçdışı bir arketipi yansıtır.

 

Persona’nın çözülmesi denen bu aşamaya, bir engel baş gösterdiğinde gelinmiştir. Gelişmeyi engelleyen bir tıkanma yaşanmaktadır. Bu esnada, kolektif bilinçdışı karşı konulmaz bir çekim gücüyle “yaşamın bilinçli yönünü etkiler.” Kolektif bilinçdışı güçler, Persona’yı dağıtır. “Bilinçli zihin hakimiyetini yitirir.” Bu aşamaya, analiz süreci tarafından bilinçli olarak gelinmiştir. Bu aşamayı bir ameliyata benzetebiliriz. Analiz süreci, bilerek ve isteyerek, gelişmeyi tıkayan bir engeli aşmak için, “yapay olarak tetiklenen ruhsal bir dengesizlik” yaratmaktadır. Jung, bu şekilde yaratılan “denge kaybını” olumlu görür. Çünkü bu denge kaybı sayesinde, gelişimi tıkayan bir engel ortadan kaldırılmaktadır. Artık bu aşamadan sonra, hastanın iyileşmeye istekliliği ve anlayışı ile doktorun doğru tavsiyesi ve desteği sayesinde engel aşılır.

 

Özetleyecek olursak, analiz sürecinde ilk aşamada kişisel bastırmalar kaldırılmaktadır. İkinci aşamada kolektif bilinçdışı arketipler ortaya çıkar. Bunların özümlenmesi şişmeye yol açar. Kolektif bilinçdışı kontrolü ele geçirir ve Persona’yı çözer. Böylece denge kaybı meydana gelir. Engel ortadan kalkar. Hasta aktarımı fark eder. Hasta dönüşür. Hasta gelecekteki potansiyeline doğru gelişir.

 

Jung “denge kaybını” olumlu görür. Çünkü denge kaybı sayesinde, aşılması imkansız olarak düşünülen bir engel aşılır. Denge kaybı, “kusurlu bilincin yerine, her zaman yeni bir denge yaratmayı amaçlar.” Bu mekanizmada, kolektif bilinçdışı otomatik çalışır. Yeni dengeyi, kolektif bilinçdışı kendi eğiminde akarak yaratacaktır. Bu sağlıklı ve olumlu gelişmeye izin verebilmek için, analiz süreci sayesinde, “bilinçli zihin, kolektif bilinçdışı içeriği özümlemeli, anlamalı ve sindirmelidir.”

 

Persona ile kolektif bilinçdışı arasındaki ilişki bir karşıtlık şeklindedir. Ben bilinci, kendini Persona ile özdeşleştirse bile, insanın ruhu aynı zamanda kişisel bilinçdışından ve kolektif bilinçdışından oluşmaktadır. İnsan Persona’sını takarken bilinçdışını bastırır. Bu durumda, kolektif bilinçdışının arketiplerini içeren fanteziler belirir. Bu kolektif bilinçdışı içerik, “bireysel gelişimin çekirdeklerini” barındırır. Böylece, analiz süreci sayesinde, “bilinçli zihin, bireysellik unsuru getiren kolektif bilinçdışı içerikle dolar.” Kişisel bilinçdışı analizi aşamasından sonra, kolektif bilinçdışı arketipi doktora yansıtma anlamına gelen aktarım aşamasına geçilir. Bu aşamada, kolektif bilinçdışı arketip, kişi-dışı bir ilksel imge olarak kavrandığında, yani aktarımın doğası fark edildiğinde, iyileşme yaşanır. Hasta, gelecekteki gerçek potansiyeline doğru gelişir. Bireyselliğin bilinçliliğine doğru ilerler.

 

Analiz sürecinde kişisel bilinçdışının analizi aşamasından sonra, kolektif bilinçdışı arketipi içeren fanteziler ortaya çıkar. Şişme yaşanır. Persona çözülür. Kolektif bilinçdışı arketip içeren fanteziler belirir. Süreci kolektif bilinçdışı yönetir. Aktarım fenomenine sebep olur. Hasta doktora kolektif bilinçdışı bir arketip yansıtır. Bu aşamada hasta doktora kolektif bilinçdışı arketipi yansıttığı sürece kendi Persona’sını takabilir. Kendi Persona’sının arkasına gizlenebilir. Bu aşamada gelişimi tıkayan engeli ortadan kaldırmak için, analiz süreci “denge kaybı” yaratır. Kolektif bilinçdışı içerik Persona’yı dağıtır.  Engel ortadan kalkar. Kolektif bilinçdışı gelişim istikametini bilince dayatır. Hasta analiz sayesinde edindiği kavrayış ve anlayış ile kolektif bilinçdışının gelişim istikametinde akışına izin verir. Kendisi dönüşür. Kendisi gelecekteki potansiyeline doğru ilerler. Bireyselliğe doğru ilerler.

 

 -•—•-•-•—•-

 

Persona’nın Gerileyici Onarımı

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında, kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında çıkan bir sorun olarak “Persona’nın gerileyici onarımı” kavramı incelenecektir.

 

Analiz sürecinde, kişisel bastırmalar ortadan kaldırıldıktan sonra, kolektif bilinçdışının arketipleriyle karşılaşılır. Kolektif bilinçdışı, bilinci ele geçirir. Kolektif bilinçdışı yaşama yeni bir yön verir. Kolektif bilinçdışı, bilinci ele geçirince, ona verilecek yanlış cevaplardan biri, Persona’yı gerileyici bir şekilde onarma girişimidir.

 

Persona’yı gerileyici bir şekilde onarma cevabı, öncelikle kolektif bilinçdışı içeriği reddeder. Kolektif bilinçdışının ezip geçen gücü karşısında, “yıkılır, kendini kaybeder, bir daha riske girmeyeceğine tövbe eder ve toplumsal itibarını çok daha sınırlı bir kişilik içinde kurtarmaya çabalar.” İnsan, böyle bir yanlış cevap verirken, kolektif bilinçdışının karşısında korkmuş bir çocuk gibidir. Çok sınırlı bir toplumsal maskenin içine kendini hapsetmeye çabalar. Çok korkmuştur. Gelişiminin daha erken evrelerine geriler. İnsan “kendini alçaltır.” “Bir daha öyle bir risk almaz.”

 

İnsanı, kolektif bilinçdışıyla karşılaşmaya ve bunun karşısında Persona’sını gerileyici bir şekilde onarmaya sadece analiz süreci getirmez. Kritik bir deneyim de insanı kolektif bilinçdışıyla karşılaştırabilir. Bu kriz karşısında insan, Persona’sını gerileyerek onarmaya çabalayabilir. Bu durumda insan kendini alçaltır. Eskiden aldığı riskleri almaya artık cesareti yoktur. Eskiden, hak ettiğinden daha fazlasını elde etmeye çalıştığını düşünür. Artık hak ettiğini bile istemeye korkar. Daha eski çocuksu evrelerine geriler. Çok kısıtlayıcı bir toplumsal maske arkasında saklanmaya çalışır.

 

İnsan Persona’sını gerileyici şekilde onardıktan sonra, artık kişiliğini genişletmekle ilgili sorunlar yaşayacaktır. Persona’yı gerileyerek onarma kararı, tam da böyle bir kişiliğini genişletme sorunu anında verilmiştir. İnsan, kendi kişiliğini genişletme deneyimi esnasında bir kriz yaşamış ve korkup gerilemeye, daha sınırlı bir maske içinde gizlenmeye karar vermiştir. Böyle bir genişleme krizi esnasında “kendi tabiatı üzerinde risk almaktan” korkmuştur. İnsan, bu aşamada kolektif bilinçdışıyla karşılaşmıştır. Kolektif bilinçdışı, kişi-dışı bir içerik olduğu için, kişiliği bu kişi-dışı alana genişletmek bir sorun yaratır. Ancak, bu sorundan korkup, kolektif bilinçdışı içeriği reddetmek, bastırmak ve onun yerine çok sınırlı bir Persona takmak da bir sorundur. Bu Persona’nın gerileyici onarımı sorunudur. Aslında yapılması gereken, kolektif bilinçdışı arketipi, kişi-dışı bir ilksel imge olarak kavramak ve kolektif bilinçdışının kendi eğiminde akmasına izin vermekti. Bu yapılabilseydi, kolektif bilinçdışı insanı kişiliğinin gelecekteki daha yüksek aşamalarına doğru ilerletecekti. Ancak kolektif bilinçdışının egemenliği ele geçirmesinden korkulmuş, kişilik hakkında risk almaktan korkulmuş, genişlemekten korkulmuş ve bunların yerine Persona gerileyici bir şekilde onarılmıştır. Bu sebeple gelişme tıkanır. İnsan, gelecekteki potansiyeline doğru ilerleyemez.

 

Şayet böyle bir kolektif bilinçdışıyla karşılaşma analiz sürecinde gerçekleşirse, gelinecek aşama aktarım aşamasıdır. Hasta, doktora kolektif bilinçdışı bir arketipi yansıtır. Hasta, analiz sayesinde aktarımın farkına varır. Kolektif bilinçdışı bir arketipi, bir ilksel imge olarak kavrar. Jung, bu noktada doğaya bir şans tanır. Yani kolektif bilinçdışının kendi eğiminde akmasına izin verir. Kolektif bilinçdışı, ruhun kendini-düzenleme mekanizmasını başlatır. Bunu kavramak, kişiliğin bütünlüğünü tesis etmek için çok önemlidir.

 

Ancak, maalesef kolektif bilinçdışıyla bu karşılaşma aşamasında, insan kolektif bilinçdışının ezici gücünden korkabilir ve paramparça olmuş Persona’sını çocuksu bir şekilde tekrar yapıştırmaya çalışabilir. İnsan korkmuş bir çocuk gibi çaresizdir. Telaş içinde kırılmış maskesinin parçalarını toplamaya çalışır. Korku içinde bu parçaları yapıştırır. Çok sınırlı ve kısıtlayıcı, yaralı bereli ve yamalı bir maskenin arkasında saklanmaya çalışır. İnsan artık eskisinden daha “küçük, sınırlı ve akılcıdır.” İnsan yapıştırılmış Persona’sına tutunarak, kolektif bilinçdışını bastırır. Kolektif bilinçdışının ümit ettiği bütün anlam ve amacı bastırır. Tıkar. Kolektif bilinçdışı, aktarım fenomeni sayesinde yeni bir gelişim yönü vaat ediyordu. Aktarım, bir çatışmaya işaret ediyordu ve bir gelişim yönü sunuyordu. İnsan, Persona’yı gerileyici onarma yanlış cevabını verince, bu kolektif bilinçdışı aktarımı, Persona’sına tutunarak bastırır. Kendi bilinçdışı çatışmasına sırtını döner. Çatışmasıyla yüzleşmez. Bütün gelişim olanakları heba edilir. Çok daha “küçük, sınırlı ve akılcı” bir hayat ile yetinilir. Bu istenmeyen bir sonuçtur.

 

Persona’nın gerileyici onarımı, umutsuz bir girişimdir. Başarısızlığa mahkumdur. İnsan, kolektif bilinçdışını bastıramaz. İnsan kendi bilinçdışını bastıramaz. “Bilinçdışı sürekli faaliyet halindedir.” Libidonun, yani enerjinin kaynağı bilinçdışıdır. Libido, yani enerji, sürekli bilinçdışında akar. “Hiç kimse kendi özgür iradesiyle bilinçdışının etkili gücünü kıramaz.”

 

Eğer insan farkındalığı yüksek ve bireysel gelişme sürecinde ilerlemek isteyen bir insansa, Persona’nın gerileyici onarımı başarısız bir girişim olmaya mahkumdur. Çünkü artık insanın “basit bir yaşama” kaçma şansı yoktur. İnsan kendini çok sınırlı, yeniden onarılmış, yapıştırılmış, yamalı bir Persona’nın içine hapsetmeye çalışabilir. Ancak “ruhu bu aldatmacaya kahkahalarla gülecektir.”

 

Persona’yı gerileyici bir şekilde onarmak, “bir boyun eğme, bir kendini aşağılama ve bir kaçıştır.” Bu kaçış uzun vadede sürdürülemez. Çünkü insan bilinçli olarak çok sınırlı bir Persona’ya tutunmaktadır ve bilinçdışını bastırmaya çalışmaktadır. Kolektif bilinçdışı içerik bilinçdışının aşağı katmanlarına itilir, burada güçlü bir enerjiyle dolar ve bilinci çok daha güçlü bir şekilde tehdit eder. Bu yeni bir nevrozdur Bu yeni bir krizdir. Er ya da geç, kolektif bilinçdışı kendi gelişim istikametini kişiye dayatır. Kişi bunu istemezse, bundan korkarsa, ve çocuksu bir şekilde erken gelişim aşamalarında sınırlayıcı bir maskeye tutunursa, kolektif bilinçdışı bu sefer kendi istikametini zorla kabul ettirir. Daha büyük bir krizle kendini belli eder. Kendi yönünü zorlar.

 

 -•—•-•-•—•-

Kolektif Bilinçdışı Bir Arketiple Özdeşleşme

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında, kolektif bilinçdışını özümleme aşamasında çıkan bir sorun olarak “kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşme” kavramı incelenecektir.

 

Kolektif bilinçdışı arketip ile karşılaşma aşamasında, kişinin bu arketip ile özdeşleşmesi, kolektif bilinçdışına verilmiş yanlış bir cevaptır. Bu şişmedir. Şişmede insan, kişi-dışı bir arketipin özelliklerini kendine atfederek kişisel sınırlarını kişi-dışı bir alana genişletir. Böylece kişi, kişi-dışı alana şişer. Bu şişme fenomeninin, “bir sisteme dönüşüp kabul edilmesi”, kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşme yanlış cevabıdır.

 

Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşmek, “birey için yaşamın yenilenmesi demektir. Herkes bu yenilenmeye sıkıca tutunmak ister.” Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşen bir kişi, bu “büyük hazinelerden mahrum kalmak istemez.” Kolektif bilinçdışıyla kurduğu bu yeni bağlantıyı “sürdürmek için elinden geleni yapar.” Bu amaçla insan kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşir.

 

Jung, Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşmeyi, mitolojideki “canavar tarafından yutulmak” arketipi ile ilişkilendirmiştir. Bu insanın “gerileme özlemini” temsil eden bir arketiptir. İnsanın “anne özlemidir.” Çıktığı kaynağa geri dönme özlemidir. Bu öz kaynağa geri dönme motifini bütün mistisizmlerde görürüz. Örneğin, bir tasavvuf hikayesinde anlatıldığı gibi, insan ney gibidir. Ney bilindiği gibi insanın ruhuna dokunan, ağlamaya benzer, etkileyici bir ses çıkarır. Ney neden ağlar? Ney bir ağaçtan oyularak imal edilmiştir, Ney bu parçası olduğu, yaratıldığı özden ayrıldığı için ağlar. Ney o özden kopmuştur. İçinden ilahi nefes üflendiği vakit, tekrar o öze dönmek için çok güçlü bir istek duyarak ağlar. Neyin bütün ömrü, koparıldığı özüne dönmek için ağlamakla, ıstırap çekmekle geçer. İnsan da yaratıcısına, Allah’a dönmek için bu görüntüler dünyasında ağlar, ıstırap çeker. Ve Allah’a dönmek için çok güçlü bir istek duyar. İnsan, yaratıldığı özüne dönme yolculuğundadır. İnsanın tüm ömrü, bir göz açıp kapamak kadar kısa, içine üflenen İlahi nefes sayesinde canlanıp, ete, kemiğe bürünüp doğduğu, ve ıstırap çekerek, ağlayarak koparıldığı İlahi öze dönmek için mücadele verdiği bir sergüzeşttir. İnsan özüne dönmek ister. Bu tasavvuf hikayesinde anlatıldığı gibi, insanın öz kaynağa dönmek şeklinde bir isteği vardır. Bu istek, kolektif bilinçdışının bir arketipi ile özdeşleşme ve Persona’nın kolektif bilinçdışı içinde çözülmesi isteğidir. Bu “gerileyici özlemdir.” Mitolojide bu özlem, “kendini anne uçurumu canavarı tarafından yutulma tehlikesine kasten açık bırakmaktır.” Bu arketip, kolektif bilinçdışı tarafından yutulma isteğine tekâbül eder.

 

Ancak, mitoloji böyle bir özlemi onaylamaz. Mitolojide bir kahramanı kahraman yapan, canavar tarafından yutulmayı kabul etmemesidir. Kahraman, tam da bir kahraman olduğu için canavarla mücadele etmeyi seçer. Kahraman canavara “boyun eğdirir.” Yani, erdemli olan kolektif bilinçdışı tarafından yutulmak değildir. Erdemli olan, kolektif bilinçdışını görmeyi kabul edip, onunla yüzleşip, onun kişi-dışı bir ilksel imge olduğunu kavramak, ve bu bilinçli denetim eşliğinde onun kendi eğiminde akmasına izin vermektir. Böylece kişilik bireyselliğine doğru ilerler. Gelecekteki daha yüksek potansiyeline doğru bir gelişim çizgisi izler.

 

 

Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşen kişi, kolektif bilinçdışının içinde kaybolur. Bilinçdışının hazinesini ele geçirebilir, ancak bunu yaparken kendisine zarar verir. Bu insanı, bir “tutku ele geçirir.” Aslında yaşamakta olan bir “ruhsal denge bozukluğudur.” İnsan, kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşerek şişmiştir. Kolektif bilinçdışı, insanı ele geçirir. “Bireyin bağımsızlığı yara alır.” Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşen kişi, kolektif bilinçdışı bir hazineye sahip olmanın hazzına tutunur. “Kolektif bilinçdışı fantezilerin arkaikliğinin ve çocuksuluğunun keyfini çıkarır.” “Büyük gerçeğe sahip olur.”

 

Özetleyecek olursak, kolektif bilinçdışı arketip ile karşılaşma aşamasında, kişi bu arketip ile özdeşleşebilir. Bu durumda kolektif bilinçdışı kontrolü ele geçirir. Kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşmek, bu ilksel imge hazinesine sahip olmaktan doğan sonsuz bir haz yaratır. Bu sebeple insan kolektif bilinçdışı ile kurduğu bu bağlantıyı sürdürmek için elinden geleni yapar. İnsanı bu ısrarda motive eden şey “gerileme özlemidir.” İnsan çıktığı öz kaynağa dönmek ister. Yani, insan kolektif bilinçdışının bir arketipi ile özdeşleşmeyi ve Persona’nın kolektif bilinçdışı içinde çözülmesini ister. Ancak, kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşen kişi, kolektif bilinçdışının içinde kaybolur. Kolektif bilinçdışı bir tutku, insanı ele geçirir. Bu istenmeyen bir sonuçtur. Tüm gelişim olanaklarını tıkar. İnsanın çocuksu, hatta arkaik - ilkel ve ilksel – bir evrede takılıp kalmasına sebep olur. Tüm gelişim durur. Kolektif bilinçdışı arketiple özdeşleşme, gelişimin önünde bir engel teşkil etmektedir.

 

Ancak analiz sürecinde amaçlanan, kolektif bilinçdışını bastırmak da değildir, onun tarafından yutulmak da değildir. Analiz sürecinde amaçlanan, aynı kahramanın canavara “boyun eğdirmesi gibi”, bilincin kolektif bilinçdışına kavrayış ve anlayış geliştirmesidir. Böylece bilinç, kolektif bilinçdışı bir arketipi, bir ilksel imge olarak kavrar. Bu ilksel imge üzerinden, kolektif bilinçdışının eğilimleri hakkında ipuçları alır. Çünkü fantezilerde, rüyalarda ve görülerde ortaya çıkan arketipler, kolektif bilinçdışının kendi faaliyetidir. Bu ilksel imgeleri gözlemlemek, onların eğilimi hakkında bilgi verir. Böylece insan bilinçli kavrayış ve anlayış ışığında kolektif bilinçdışının kendi eğiminde akmasına izin verir. Böylece kolektif bilinçdışı, insana bireyleşme armağanını verir. İnsan, kolektif bilinçdışının gösterdiği istikamette, gelecekteki daha yüksek potansiyellerine doğru gelişim çizgisinde ilerler.

 

 -•—•-•-•—•-

 

Bireyleşme süreci, Bilinçdışının Telafi Edici Özelliği ve Anima

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında, bireyleşme süreci, bilinçdışının telafi edici özelliği ve Anima kavramları incelenecektir.

 

Analiz sürecinin hedefi, bireyleşme yoludur. Jung bireyleşmeyi, “ayrı olmaya başlamak” diye tanımlar. Bireysellik, “en iç, son ve emsali olmayan benzersizliğimizi” içerir. Bireyleşme, “kişinin kendi olması” demektir. “Kendini gerçekleştirmektir.” Bireyleşmek demek, “kendi içlerinde evrensel olan işlev ve yeteneklerin benzeri olmayan bir bileşimidir ya da kademeli olarak farklılaşmasıdır.” Bireyleşme süreci, “belli bireysel özellikleri oluşturan psikolojik gelişmedir.” Bireyleşme, “kişinin gelecekte olduğu nihai ve benzeri olmayan bir varlık olma sürecidir.” Bireyleşme sürecinde, insan “kendi doğasının özelliğini oluşturmuş olur.”

 

Bireyleşme süreci, insanın ruhunun tamamını bütünlemektir. İnsan ruhu hem bilinçli hem de bilinçdışı kısımlardan oluşur. Bireyleşme sürecinde ilerlemek için, insan hem bilincini hem de bilinçdışını fark etmesi, kabul etmesi ve uzlaştırması gerekir. Bu noktada bilinçdışının, bilinci “telafi etme” özelliği dikkatimizi çeker. Yani bilinçdışı, bilinç üzerinde karşıt değil, tamamlayıcı bir rol oynar. Bilinç ve bilinçdışı birbirini tamamlayarak bütün olur, kendiliği meydana getirir. Kendilik, bireyleşme süreci sayesinde ulaşılacak gerçek özdür. Kendilik, bireyleşme sürecinin hedefidir. İnsanın ruhunun tamamı, bilinçli “Ben” değildir. İnsanın ruhunun tamamı, hem bilinci hem de bilinçdışını kapsayan “kendilik”tir.

 

Jung ruhun, bir “kendini-düzenleme” sistemi olduğunu söyler. Bu “kendini-düzenleme” hareketini, bilinçdışının telafi edici özelliği üstlenir.

 

Bireyleşme terimi, bireyselleşmek veya bencilleşmek diye yanlış anlaşılmaktadır. Bireyleşme süreci, bencilleşmeyi kapsamaz. Ruh, bilinç, kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı katmanlarından oluşur. “Kendini tanıma” yolunda yürüyen insan, kişisel bilinçdışı bastırmaları aşar. Böylece bilinç sadece Ben ile özdeşleşmez. İnsanın bilinci, kişisel olmayan, kişi-dışı, kolektif bir alana genişler. Artık insan, kişisel bilinçdışı telafi mekanizmalarını aşar. Dünya ile “mutlak, bağlayıcı ve bozulmaz” bir bağ kurar. Bu sebeple, bireyleşme insanı bencilleştirmez, tam tersi kolektifleştirir. Artık, kolektif bilinçdışı harekete geçer ve kolektif bilinçdışı telafi mekanizmaları işler. Bu aşamada kolektif bilinçdışının arketipleri rüyalarda ve fantezilerde belirir. Bu arketipler, kolektif bilinçdışının telafi edici rolünü yerine getirir.

 

 

Kolektif bilinçdışının arketipleri belirdiğinde, insandan istenen bu kolektif bilinçdışı karanlığı kabul etmesidir ve kavramasıdır. Bireyleşmek ve kendiliği tesis etmek için bilinçli aydınlık ile bilinçdışı karanlığı bütünlemek gerekir. Bu iyi ile kötünün göreli ve uzlaşan birliği, Taoizm’in Yin-ve-Yang arketipinde görülür. Bilincin kolektif bilinçdışına ihtiyacı vardır, kolektif bilinçdışının da bilince.

 

Kolektif bilinçdışının telafi etme mekanizmasını harekete geçiren nedir? Jung, kolektif bilinçdışına teleolojik yaklaşmaz, yani onun maksatlı bir eylem olduğunu düşünmez. Jung’a göre bu mekanizmayı harekete geçiren “itici güç, kendini gerçekleştirme güdüsüdür.” Kendini gerçekleştirme dürtüsü, kolektif bilinçdışını harekete geçirerek bilinci telafi eder.

 

Kolektif bilinçdışı, bilince tepki veren bir unsur değildir. Kendisi özerk, bağımsız ve canlıdır. Kolektif bilinçdışı, “üretici bir faaliyet” yapar, bilinci etkiler. Jung, ruhun bu bağımsızlığının ilkel insan tarafından keşfedildiğini söyler. İlkel insan “hayalet” arketipini bilir. Jung, ilkel insanın hayalet arketipinin, psikolojide ruha tekâbül ettiğini söyler. “Ruhun ölümsüzlüğü” fikri ise, bilinçdışı ruhsal komplekslerin “bağımsız” niteliği anlamına gelir. İlkel insan, hayalet arketipini kullanarak, psikolojideki “ruhsal deneyimin oluşturduğu olguya” gönderme yapar. “Öteki taraf” arketipi, bilincin nazarından bilinçdışını imler. Öteki taraftaki hayaletler, “ruhun kopuk bir parçası” olan bilinçdışını anlatmaktadır. İlkel insanın “ebeveynlerin hayaletlerinin geri gelmesi” kavramı, modern psikolojideki “ebeveyn kompleksine” tekâbül eder. Hayalet arketipi, insan ruhundaki “bilinçdışı kompleksleri” ifade etmektedir.

 

Jung, ebeveyn kompleksinde, imago kavramının öneminden bahseder. Ebeveyn kompleksinde, referans verilen gerçek, yaşayan ebeveynin kendisi değildir. Bu ebeveynin, insanın ruhunun içindeki imgesine, yani “ebeveyn imagosuna” referans verir. İnsan, “ebeveyn imagosunu”, gerçek ebeveyne bilinçdışı yansıtır. Ancak yansıttığı şey gerçek, yaşayan ebeveyn değildir. Bu sadece o insanın içindeki “ebeveyn imagosu”dur.

 

Modern insanın durumu, ilksel insanınkinden farklıdır. Modern insan, bir ruh kavramı geliştirmiştir. Ruh kavramını geliştiren insanın bilinci genişlemiştir; bu sebeple “bütün imagoları yansıtmaya devam etmez.” Modern insan, bilinçdışı komplekslerine yabancı değildir. Modern insan, bilinçdışı kompleksleri “kendisine ait görecek kadar onlara yaklaşır.” Ama bilinç tamamen de bu kompleksleri kendisine ait hissedemez. Bu sebeple, “yarı-gölgeli” bir alan oluşur. Bu “yarı-gölgeli” alan, “bilinç ve bilinçdışı arasında bir tarafsız bölgedir.” Yarı-gölgeli alan, “kısmen bilince ait”, “kısmen de bağımsızdır.” Bilinçdışı hala bilinci etkiler. Bilinçdışı hâlâ, bir “esin, uyarı veya bilgi kaynağıdır.” Bu yarı-gölgeli alan, “henüz tam bütünleşmemiş kısmen bağımsız bir komplekstir.” Jung, Batı toplumunda bu yarı-gölgeli alanın “Anima” diye adlandırıldığını bildirir.

 

Anima kavramı, erkek zihniyle ilgili bir kavramdır. Kadında Anima’nın eşleniği Animus’tur. Bu yazıda sadece erkekteki Anima kavramı incelenecektir. Bu sebeple bu yazının bundan sonraki kısmı erkeğin ruhuyla ilgilidir.

 

En önemli ruh imagoları ebeveyn imagolarıdır. Çocukluktan yetişkinliğe geçişte ebeveyn imagoları bilinçten dışlanır. Erkekte ebeveyn imagosunun yerini, kadın alır. Kadın, “görece bağımsız bir imago üretir. Anima ebeveyn imagosu gibi ayrı değildir. Anima, “bilinçle ilişkili tutulmalıdır.”

 

Erkek ruhunun bir Anima’sı vardır. “Hiçbir erkek bütünüyle eril değildir. Erkeğin içinde kadınsı bir yanı vardır.” Erkek, kadınsı yanını bilinçli olarak bastırır. Bu sebeple, kadınsı yan bilinçdışında birikir. Bu kadınsı yan, Anima arketipinin içinde depolanır. Burada bahsedilen, gerçek yaşayan bir kadın değildir. Burada bahsedilen, erkeğin içindeki “kendi kadınsılığıdır.” Anima’nın, yani “kadınsı ruh kompleksinin”, doğası erkeğin içindeki kadınsılığa dayanır.

 

Anima, bireysel ya da kişisel bir unsur değildir. Anima, kolektif bilinçdışının bir arketipidir ve bu sebeple kişi-dışıdır. Tarihsel bir boyutu vardır. İnsanlığın binlerce yıllık evriminin kalıntısıdır. Herkes tarafından paylaşılır. Anima arketipi, kalıtsal bir faktör olarak, erkeğin daha doğduğu anda içinde vardır. Doğa, erkeği içindeki Anima ile yaratmıştır. Erkeğin doğduğu anda içinde, Anima “bir fiili imge olarak ve bir ruhsal eğilim olarak mevcuttur.” Bu sebeple Anima, kolektif bir kategoridir. Bir imgedir. Anima, kolektif bilinçdışı bir imgedir. Anima, “atalarımızın deposudur.” Erkek doğduğu anda, bilinçdışında Anima mevcuttur. Anima, erkeğin ruhunun kadınsılığının kaynağıdır. Anima, “bağımsız ve yarı-bilinçli bir ruhsal komplekstir.” Bilinçdışıdır.

 

Anima ve Persona kavramları, telafi edici bir biçimde Batı medeniyetinin kavramlarıdır. Bu iki kavram Doğu’da bulunmaz. Bunun sebebi, Batı’nın bilinçli olarak dışadönük tutumu ve bilinçdışı içedönük tutumudur. Bilinçli olarak dışarıdaki madde dünyasına, nesneye aşırı değer verilir. Bunun bir telafisi olarak, bilinçdışında ruha, yani manevi olana, Anima’ya ölümsüzlük ya da bağımsızlık atfedilir. Bu iki tutum birbirini telafi edicidir.

 

Aslında bu ikiye bölünme durumuna Doğu bir çözüm üretmiştir. Bu ikililiğin çözümü, kendiliktir. Yani, kendini madde dünyasındaki nesneye yönelmiş bilinçli Ben olarak tanımlayıp, ruhu sadece kolektif bilinçdışı bir arketip olarak görmektense, ruhu hem bilinci hem de bilinçdışını kapsayan bir bütün, bir kendilik olarak görmek mümkündür. Bu bütüncül bakış açısından dolayı Doğu’da Persona ve Anima ikili kavramları bulunmamaktadır. Batı ise, Persona’sıyla bilinçli olarak özdeşleşip, ruhsal olan her şeyi Anima’sında, yani bilinçdışında bastırdığı için bu kavram ikilisini üretmiştir.

 

Doğu düşüncesi, kendilik kavramında bilincini ve kolektif bilinçdışı bir arketip olan Anima’sını bütünler. Anima, bir arketip olduğu için tarihseldir ve geçmişi içerir. Aynı zamanda, kişinin gelecekteki gelişim potansiyelini yani geleceği de içerir.

 

Batı’ya dönecek olursak, Batı’da Persona ve Anima arketipleri, telafi edici bir ilişki içindedir. Persona, birey ile toplum arasındaki bir uzlaşma maskesidir. Ancak bireyselliğin bütünü, bu maskenin içine sığmaz. Persona’yla özdeşleşmenin bir kuralı olarak, insan “özel hayatında” tam tersi bir kişilik geliştirir. Özel yaşam, Persona’yı telafi eder. Böyle örneklerde, bir erkek Persona’sıyla tamamen özdeşleşirse, Anima’sını tamamen karısına yansıtabilir. Böylece, erkeğin kendi içinde bastırdığı kadınsı yanı, karısı üzerinden dışa vurulur.

 

Persona’yla tamamen özdeşleşmek tehlikelidir. Bir insanın bütünü, Persona maskesine sığmaz. Bu durumda, “kötü ruh hali, duygu boşalması, fobiler, takıntılı fikirler, kötü yola sapmalar ve ahlaki bozukluklar gibi” olumsuz bilinçdışı tepkiler ortaya çıkar.

 

Persona ile Anima arasında telafi edici bir ilişki vardır. Bir insan Persona’sıyla ne kadar özdeşleşirse, bilinçdışı tepkilerine o kadar açık hâle gelir. Anima, Ben’i, Persona’yla aynı güçte çeker. Dışarıdan ve içeriden iki karşıt çekim uygulanmaktadır. Persona’ya teslim olma eylemi, aynı güçte Anima’ya teslim olma eylemiyle telafi edilir. Erkek, bilinçli olarak toplumsal olarak kabul gören erkek rolünü oynasa da, bilinçdışından gelen etkilere karşı “kadınsı bir zayıflık gelişir.”

 

Dışarıda Persona’yı takan, içeride Anima olur. Erkek, bilinçli olarak Persona’sıyla özdeşleştiğini görür. Ancak Anima’sını bilinçdışında bastırdığını görmez. Anima bilinçdışında bastırılır. Bu sebeple yansıtılır. Erkek, Anima’sını karısına yansıtır.

 

Bireyleşme sürecinin amacı, insanın bütün insan olmasıdır. Yani, insanın bilincini ve bilinçdışını bütünlemesidir. Bu sebeple, bireyleşme sürecinde ilerlemek isteyen insan, kendisini Persona’sından ve Anima’sından ayırmalıdır. Yani, hem toplumun kendisini nasıl gördüğü ile gerçek kendisini ayırmalıdır, hem de “bilinçdışı ile görünmez ilişkiler sisteminden”, ya da Anima’sından gerçek kendisini ayırmalıdır. Bunu yapabilmesi için insanın, Anima’sının farkında olması gerekir. Erkeğin Anima’sını fark etmesi çok zordur. Erkeğin, Anima’sı ile kendisini ayırması çok zordur. Çünkü Anima bilinçdışıdır ve görünmez.

 

Erkek bireyleşme sürecinde ilerlemek için kendisini hem Persona’sından hem de Anima’sından ayırmak zorundadır. Bu sebeple Ben’in ne istediğini, hem toplumun ne beklediğinden, hem de bilinçdışının ne dayattığından ayırmalıdır. Ben, dış ve iç talepler arasında kalmıştır. İki tarafa doğru çekilmektedir. Bu iki güç bir gerilim yaratır. Bu enerjiyi ortaya çıkarır. Ruh kendini-düzenler. İki karşıt gücün de talebi, “bireyin yaşamıdır.” Birey bir denge merkezidir. İki karşıt güç, “bu denge merkezinin etrafında gidip gelir.” Bu iki güç birbirine karşıttır. Birbirlerinden ayrılmaz bir şekilde birbiriyle ilişki içindedir. Bu iki karşıt güç, “bireyden doğan ve birey tarafından keşfedilen bir arabulucu bir anlamda birleşirler.” İnsana, “ne olması ve ne olabileceği” konusunda güçlü bir duygu verir. Bu insanı, bireyleşmeye götürür. Bu açıdan, Jung ruhun merkezinde Ben’i koymaz. Ben, Persona’yla özdeşleşerek bir kişilik olur. Ancak, Ben ruhun bütünü değildir. Ruhun bütünü, Persona’yı ve Anima’yı kapsayan, bilinci ve bilinçdışını kapsayan Kendiliktir.

 

Persona bir kişiliktir. Anima da bir kişiliktir. Anima, bilinçdışı olduğu için yansıtılır. Erkeğin Anima’sının ilk taşıyıcısı annedir. Çocukluktan yetişkinliğe geçerken anneden ayrılmak gerekir. Bu sebeple, ilkel insanlar anneden ve çocukluktan ayrılıp yetişkin erkekler kulübüne girmeyi sağlayan “kabul törenleri” şeklinde ayinler yaparlar.

 

Baba, erkeğin Persona’sına bir model olarak, çocuğu toplumdan korur. Anne ise, erkeğin Anima’sına bir kap olarak onu bilinçdışından korur. Bilinçdışına karşı korumasız kalmak tehlikelidir. Bu sebeple, çocuğun Anima’sını anneden çekeceği sırada ilksel insanlar bir ayin aracılığıyla onu kolektif bilinçdışından korur. Bu yüzden, “geçiş törenleri” insanın ruhsal gelişimi için çok önemlidir. Hayatın bir evresinden bir sonraki evreye geçişi yapılandıran ve yöneten ritüeller, ayinler, seremoniler ve törenler, ruhun sağlıklı bir gelişim çizgisi izlemesi için büyük önem taşır.

 

Erkek, bireyleşme sürecinde ilerlemek istiyorsa, kendisinin Persona’sından da, Anima’sından da farklı olduğunu bilmesi gerekir. Kendini, iki arketipten de ayırmalıdır. Analiz sayesinde, erkek kendi bilinçdışına bakar. Analiz sayesinde, bu bilinçdışı içeriğin önce farkına varıp, sonra onu bilinçli akıl ile eleştirel süzgeçten geçirmelidir.

 

Anima’yı anlamak için, erkeğin iç gerçeklerinin varlığını görmek gerekir. Anima’yı anlamak için, erkeğin iç gerçekleri kavranmalıdır. Erkeğinin ruhu hem dış etkilerden hem de iç etkilerden etkilenir. O zaman, içine bakan erkek, “içinden gelen üzüntü ve kızgınlıkları, iç dünyanın koşullarına uyum göstermemekten kaynaklanan belirtiler” olarak görmelidir.

 

Anima’yı anlamak için, onu kişiselleştirmek gerekir. Anima’ya soru sormak gerekir. Anima’yı bir kişilik olarak görmek gerekir. Kişiselleştirilmiş bir soruyu Anima’ya sormak gerekir. Bu aşamada, Anima’yı bağımsız bir kişilikmiş gibi görmek ve ona kişisel sorular sormak gerekir. Jung bu aşamada, “insanın kendi kendisiyle konuşma” becerisini kullanmayı önerir. Bu ilkel insanın “yılanımızla şahsen konuşabilmek” arketipine tekâbül eder. Ruh, bir kompleks birliği değildir. Ruh, bir kompleks çokluğudur. Anima’yı bir muhatap olarak karşımıza almalı ve onun sesini dinlemeliyiz. Bu aşamada bilinçli eleştiri yapılmamalıdır. Anima’nın kendiliğinden konuşmasına izin verilmelidir. Bilinçdışının bağımsız faaliyetine izin verilmelidir. Onun sesini çıplak bir şekilde duyabilmeliyiz. Maalesef, insan aklına gelen sesle kendini özdeşleştirir, onu kendi sanar. Halbuki Anima üzerinden, kişi-dışı bir arketip, yani kolektif bilinçdışı konuşmaktadır. Ancak, bilinç Anima’nın konuşmasına izin vermeyebilir. Onu bastırır. Bu durumda, Ben, Anima’sının sözleriyle geçici olarak özdeşleşir. Onları kendi sözü sanar. Bu sebeple onları anında bastırır. İnsan, kendine bakmaktan korkar. Kendi derinliklerine, karanlık yanına bakmaktan korkar. İnsan, gerçekten korkar. İnsan, kendiyle baş başa kalmaktan korkar. Bu sebeple, analizin kullandığı tekniklerden biri, geçici olarak bilincin eleştirisini susturup, bilinçdışının akmasına izin vermek, yani Anima’ya söz hakkı verip onu dinlemektir. İnsan kendi karanlık tarafının (kişisel ve kolektif) sözcüklerini dinler. Duygulanım konuşmaktadır. Jung bu aşamada, “insanın kendi kendisiyle konuşma sanatını geliştirmesini” önerir. Bilinçli aklın eleştirisi susturulur. Duygulanım konuşur. Anima konuşur. Kolektif bilinçdışı konuşur. Konuşma bittikten sonra, analiz şimdi bilinçli aklın eleştirisini gerektirir. Anima sözünü söylemiştir. Lafını ortaya koymuştur. Şimdi analizde, hasta doktorun rehberliğinde, bilinçli eleştirel bakış ışığı altında bu bilinçdışı içeriği anlamaya ve kavramaya çalışır. Bu aşamada Anima gerçek bir kişiymiş gibi kabul edilmelidir. Anima gerçek bir kişiymiş gibi sözleri eleştirilmelidir. Doktor ve hasta bu içeriği derinlemesine, etraflıca tartmalı, gözden geçirmeli, eleştirmeli, analiz etmeli ve bir sonuca varmalıdır. Bu aşamada, hasta “kendisine karşı gerçekten samimi olmalıdır.” Anima’nın eğilimleri böylece anlaşılır. Bu Jung’un “Anima’yı eğitme tekniğidir.”

 

Anima ne işe yarar? İnsan hem dış hem de iç dünyadan gelebilecek tehlikelere karşı yaşamaktadır. Dış dünyanın taleplerine karşı uyum sağlayamamak ne kadar yıkıcı ise, iç dünyanın taleplerine karşı uyum sağlayamamak da o kadar yıkıcıdır.

 

Erkek, bireyleşme sürecinde ilerlemek istiyorsa, Anima’sını fark etmelidir. Anima’sının altında yatan içerikleri anlamalıdır. Böylece erkek bilinçdışına uyum sağlar ve bilinçdışından korunur. İnsan iç ve dış talepler tarafından çekilir. Bilinçdışı ve bilinçli eğilimler çatışır. Sadece tek bir dünyaya uyum sağlamak mümkün değildir. Bu çatışmanın sonucunda çözüm ortaya çıkar. Çözüm, “karşıtların birliğinin orta yolla sağlanmasıdır.” Bu Taoizm’deki Yin-ve-Yang arketipine tekâbül eder. Bu orta yolla karşıtları uzlaştırmak bireyleşme sürecinin amacıdır. Bilinç ve bilinçdışı karşıtlık uzlaştırılır, bütünlenir. İnan bütün insan olur. Birey olur. Bu bireyin yaşamının anlamıdır. Birey, kendini gerçekleştirir.

 

Görüldüğü gibi, Anima, Persona’yı telafi eden bir arketiptir. Anima, ruhun “yarı-gölgeli”, alacakaranlık kısmıdır. Bu açıdan “yarı-acayip bir eşik-bekçisidir.” Anima “sonsuz sayıda şekle girebilir.” Anima’nın çok sayıda “karmaşık dönüşümleri” vardır. Anima’nın bu özelliği, Persona’nın “sınırsız çeşitliliğinin” eşleniğidir. Anima alacakaranlıkta durur. Anima bağımsızdır. Anima gelişmemiştir. Anima bir kişiliktir. Bağımsız bir kompleks olan Anima, Jung’un deyişiyle “alacakaranlıkta duran, özünde zorla elde edilmiş yahut alıkonmuş bir psikolojik işlevdir.” Anima bu özellikleriyle fark edilir.

 

Persona, topluma karşı takılan bir uzlaşma maskesidir. Anima, “bilinçdışına giden bir köprüdür.” Anima’nın kişileştirilmesi bilinçli akılla parçalanır. Böylece bilinçli eleştiri sayesinde Anima, “bilinçdışına giden bir köprü” görevi görür.

 

Anima, maksatlı olarak kullanılamaz. Bu sebeple Anima, “kişileştirilmiş bir komplekstir.” Bu aşamada Anima, analizde bağımsız bir kişilik olarak kabul edilmelidir. Bu aşamada Anima’ya soru sorulur, Anima konuşur; böylece Anima hakkında bilgi edinilir. Anima’nın içeriği analiz sayesinde bilince katılır. Analiz, bu bilinçdışı içeriği “gün ışığına çıkarmayı” amaçlar. Böylece analiz sayesinde, “bilinçli zihin Anima’da yansıtılan bilinçdışı süreci tanır.” Bu sayede, Anima  sadece bir işlev olarak anlaşılır. Analizin amacı, Anima’yı sadece bir işlev olarak anlamaktır.

 

 -•—•-•-•—•-

Bireyleşme Süreci, Aşkın İşlev ve Dönüşüm

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında, bireyleşme süreci ve aşkın işlev kavramları incelenecektir. Analiz sürecinin amacı bireyleşme süreciyle ulaşılacak bir dönüşümdür. İnsanın kendiliğe erişmesidir.

 

Bireyleşme sürecinin amacı, “kişiliğin orta noktasına” ulaşmaktır. Jung, ruhun şemasını bilinç, kişisel bilinçdışı ve kolektif bilinçdışı katmanlarından oluşacak şekilde çizmiştir. Bu şemada Ben’i merkeze koymak hatadır. Merkezde, “kişiliğin orta noktası”, yani kendilik yer almalıdır. Analiz sayesinde, insan bilinçdışını özümler. Bilinçle bilinçdışını birbirine yaklaştırır. Kişiliğin merkezi, bilinçle bilinçdışının orta noktasıdır. Burası “yeni denge noktasıdır.” Burası “kişiliğin yeni merkezidir.” Burası kendiliktir. Bilinçle bilinçdışının orta noktasında duran kendiliktir. Bu orta nokta mevkii, Taoizm’deki “Orta Yol” arketipiyle temsil edilmektedir. Bu orta noktayı gösteren bir başka arketip, tüm dörtlü çemberlerdir. Yani simyadaki “çemberin karelenmesi” arketipi de bu orta noktayı anlatmaktadır. Mandala arketipi de bir dörtlü ve bir çemberden oluşan bir orta nokta sembolüdür. Bu açıdan, Astroloji’deki Doğum Haritası da, bir çember ve bir haçtan oluşması sebebiyle bu orta noktayı gösteren bir arketiptir. Bu semboller, kişiliğin bütünlüğünü, bireyleşmeyi sembolize etmektedir. Taoizm’in “Orta Yolu”, simyanın “çemberin karelenmesi”, mandala ve Doğum Haritası birer “bireyleşme sembolüdür.”

 

Jung bir hastasının, “aktif imgelem” yöntemiyle bir görü ya da fantezi yarattığını örnek verir. Aktif imgelem, “bilinçdışının arka planında sağlanan ve uzun deneyimlerle geliştirilen bir yoğun konsantrasyonla elde edilen bir görüdür.” Hasta görüsünde bir dörtlü ve bir çember sembolü görür. Bu kişiliğin orta noktası sembolüdür. Bu bireyleşme sembolüdür. Görüde, yukarı tırmanış, orta nokta, dörtlü, çember ve tekrar yükseliş arketipleri görülür. Dörtlü, ruhtaki dört işlevi, yani hissetme, düşünme, duyum ve sezgiyi gösterir. Dörtlüden kurtulup çemberle temsil edilen bütünlüğe ulaşmak amaçtır. Yani, dört işlevle özdeşleşmekten kurtulmak gerekir. Bunun için dört işlevle gösterilen karşıtlıkları aşmak gerekir. Bütüne ulaşmak gerekir. Böylece daha yükseğe ulaşılır. İnsan kişiliğinin daha yüksek bir aşamasına, kendiliğe yükselir. Artık merkez kendiliktir, bu bilinçle bilinçdışının tam ortasındadır.

 

Bireyleşme sürecinde, aşkın işlev sayesinde insan dönüşür. Aşkın işlev, karşıtların birliğinden doğar. Analiz sayesinde, insan “aktif katılım yoluyla bilinçdışı süreçlere katılır ve kendisini etkilemelerine izin vererek onları etkiler.” Böylece bilinçdışını ve bilincini birleştirir. Böylece “çembere yaklaşır.” Bütüne yaklaşır. Karşıtlar birleşir. Aşkın İşlev doğar. İnsan kendiliğe erişir. İnsan dönüşmüştür.

 

Jung, analiz sayesinde hastasının bireyleşme sürecinde ilerlemesini amaçlamaktadır. Analizde, hasta bireyleşme yoluna girer. Aşkın işlev yoluna girer. “Aşkın işlev yolu bireysel bir yazgıdır.” İnsan, bu yolun yolcusudur. İnsan, bireyleşme yolunun yolcusudur.

 

Aşkın işlev, analiz sürecinin hedefidir. Aşkın işlev, insan ruhunun değişme yeteneğidir. Bu dönüşüm, psikolojiden önce simyanın hedefiydi. Simyanın sırrı, aşkın işlevde gizlidir. Yani, “taban bileşenle asil bileşenin, farklılaşan işlevlerle alt işlevlerin ve bilinçle bilinçdışının harmanlanıp birleştirilmesi yoluyla kişiliğin dönüştürülmesidir.” İnsanın ruhunda dört işlev vardır. Bunlar hissetme, düşünme, duyum ve sezgidir. Bunlardan biri veya ikisi bilinçli olarak farklılaşır. Bu sebeple bunu telafi eden bir iki işlev bilinçdışına itilir ve alt işlev olur. Alt işlev bilinçdışında birikir ve enerjiyle dolar, “arkaikleşmiş işlev düzeyinde fanteziler” ortaya çıkarır. Analiz sayesinde bu bilinçdışı fantezilerin yüzeye çıkmasına izin verilir ve bunlar bilinçli anlaşılır. Böylece alt işlev bilince çıkarılır. Böylece alt işlevin daha çok gelişmesine imkan verilir.

 

Örnek vermek gerekirse insanın düşünme işlevi farklılaşabilir. Bu durumda hissetme alt işlev olur. Bilinçdışına itilir ve orada enerjiyle dolup arkaik fanteziler üretir. Bu fantezilerin analizle anlaşılmasıyla hissetme alt işlevi bilince getirilir. Böylece hissetme işlevi daha çok gelişebilir. Simyanın ve psikolojinin amaçladığı dönüşüm budur. Aşkın işlev sayesinde, bilinç ve bilinçdışı birleştirilir. Farklılaşan işlevler ile alt işlevler birleştirilir. İnsan bütüne yaklaşır. İnsan “dörtlüden” çıkıp “çembere” yaklaşır. Böylece dörtlü ve çemberden oluşan arketipin, yani bireyleşme sembolünün anlamı tezâhür eder. Dört işlevin karşıtlığı uzlaştırılır. İnsan bütün olur. Birey olur. Kendiliği yaşar. Bu bir dönüşümdür. Aşkın işlevin olağanüstü etkisiyle yaşanan bir dönüşümdür. Analiz sayesinde, “kişilik değişimi” yaşanmıştır. Jung örnek verdiği hasta, fantezisinde bir bireyleşme sembolü görmüş ve dönüşmüştür. Örnekteki hasta, aktif olarak fantezisine katılmıştır. Fantezisini yönlendirmiştir. Deneyimi aktif olarak yaşamıştır. Bu aktif imgelem tekniğidir. Yani, hasta yoğun bir konsantrasyonla bilinçdışının arka planında bir görü elde etmiştir. Hasta aktif imgelemde, süreci kendisi yönlendirir. Hasta görüsünde bir dörtlü ve bir çemberden oluşan bir bireyleşme sembolünü görmüştür. Bu görü sayesinde hastanın kişiliği dönüşmüştür. Bu görü ile hasta kişiliğin orta noktasına ulaşmak yolunda ilerlemiştir. Dört işlevin karşıtlığı uzlaştırmış ve kendini bütünlemiştir. Kişiliği böylece dönüşmüştür. Bilinçdışı ve bilinçdışının tam orta noktasına kendi merkezini yerleştirmiştir. Bu yeni merkez, kendiliktir. Bu yeni bir denge noktasıdır. Kişiliğin bu yeni orta noktası olan kendilik, bilinci ve bilinçdışını birleştirir. Karşıtlar birleşir. Bu aşkın işlevdir. Böylece kişilik dönüşür. Bu ileriye doğru ve daha yükseğe doğru bir ilerlemedir. Kişiliğin daha yüksek bir aşamasına doğru bir dönüşümdür.

 

Jung analizin amacını, “bilinçli ufku genişletmek, bilinçdışının dominant etkisini ortadan kaldırmak ve kişilik değişimine yol açmak” olarak belirler. Analiz bu amaca ulaşmak için, “bilinçdışı fantezilerin bilinçli şekilde gerçekleşmesi ve fanteziye aktif katılım ile bilinçdışı içeriğin bilince dahil edilmesi” tekniğini kullanır. “Fantezileri bilinçli şekilde kavrayıp yaşamak, bilinçdışı alt işlevleri bilinçli zihne uydurur.” Böylece kişiliğin değişimi gerçekleşir. Böylece dönüşüm gerçekleşir.

 

Fanteziye aktif katılım önemlidir. Jung, bireyleşme sürecinde aşkın işlev geliştirmek ve karşıtları birleştirmek için fanteziye aktif olarak katılmayı şart koşar. Analiz, fanteziyi bilinçli hale getirir. Böylece sürecin bilinçdışı gerçekleşmesi durdurulur. Hasta, fanteziye aktif olarak katılır. Böylece, hasta “fanteziye yatırım yapılan libidoya kendisi sahip olur ve böylece bilinçdışı üstünde fazladan etki kurar.” Bu sayede, bilinçdışı alt işlev bilinçli zihne uydurulur. Kişilik dönüşür.

 

Analiz sürecinde hasta, bilinçdışının bağımsız çalışmasına izin verir ve bilinçdışı fanteziler üretir. Hastaya, bilinçdışından çok değerli bilgiler düşer. Fantezi, Anima ve Animus’un olumlu faaliyetidir. Hasta, fantezisine katılmalıdır. Hasta, fantezisinde aktif olarak yer almalıdır. Böylece, kişileştirilmiş Anima veya Animus ortadan kalkar. “Anima ve Animus, bilinçle bilinçdışı arasındaki bir ilişkinin işlevi haline gelir.” Bu Anima’yı veya Animus’u eğitme tekniğinin amacıdır. Fantezinin içeriği, kolektif bilinçdışının bir içeriği olabilir. Bu sebeple, Jung’un örnek verdiği hastanın fantezisinde, evrensel bir arketip olan “dörtlü ve çember” belirmiştir.

 

Analizin amacı, insanın bireyleşmesidir. Analizde hasta, “kendisini bilinçdışı içeriklerden farklılaştırır.” Bilinçdışı içerik içedönük tipte “insanın kendi içindedir,” dışadönük tipte “nesnelere yansıtılmıştır.” Bu bilinçdışı içerik fark edilmek zorundadır ve insanın kendisinden farklılaştırılmak zorundadır. Bireyleşme bir zorunluluktur. Bireyleşme aynı zamanda insanın en yüksek idealidir.

 

Jung, analiz sürecinin hedefinin dönüşüm olduğunu belirtir. Analiz, hastaya bilinçdışı içeriklerini çağrıştırmasını tavsiye der. Bilinçdışı fantezi üretir. Erkeğin fantezisinde Anima figürü belirir. Kadının fantezisinde Animus figürü belirir. Analiz sürecinde yaşanan art arda fantezi deneyimleri sonucunda Anima ya da Animus şeklindeki bağımsız kompleks “aşamalı dönüşür ve çözülür.” Analiz bu dönüşümü hedefler.

 

Analiz süreci, bilinçdışıyla ilgilenir ve bilinçdışıyla uzlaşmayı amaçlar. Bilinçdışıyla uzlaşmak için, “bilinçdışı süreçleri serbest bırakıp fantezi” üretmesine izin vermek gerekir. Bu fanteziler, bilinçli zihne çıkar. Hasta, fanteziyi yaşamalıdır. Ancak hasta fanteziyi yaşarsa, yaşanan deneyimi kavrama ve anlama da mümkün olur. Hasta, fanteziyi deneyimlemelidir. Bundan sonra yorumlamak ve anlamak mümkündür. Bilinçdışıyla uzlaşmak için fanteziye aktif katılım gerekir. Bilinçdışına karşı “bilinçli bir karşıt duruş” gereklidir. “Bilinçdışına kendi fantezilerini üretme fırsatı tanınmalıdır.” Libidoyu bilinçdışının elinden kurtarmak için, “fantezi imgeleri üretmek” gerekir. Jung bunun için “aktif imgelem” tekniğini kullanır. Hasta konsantre olup bilinçdışı bir fantezi elde eder. Bu yöntemle, “bilinçdışına kendi fantezilerini ortaya çıkarma şansı” verilmelidir. “Liderliği bilinçdışına teslim etmek” gerekir. Böylece bilinçdışı fanteziler üretir. Bunlar bilinçli içeriğe dönüşür. Hasta bilinçdışının sesine kulak vermelidir. Hasta, bilinçdışını dinlemelidir. Hasta “ruh halinin kendisiyle konuşmasını sağlamaya çalışmalıdır.” “Ruh hali ona, kendisiyle ilgili her şeyi anlatacaktır.” Ruh hali bunu, bilinçdışı fantezi imgeleri üreterek yapar. Ruh hali, “kendini bir imge içinde ifade eder.” Böylece, libidonun küçük bir bölümü bilinçli bir içeriğe dönüşmüştür. Böylece, libidonun küçük bir bölümü, bilinçdışının alanından çekilmiştir. Hasta fanteziye aktif olarak katılmalıdır. Bu aşamada, bilinçdışının akıldışı duruş noktası ve bilinçli zihnin akılcı duruş noktası iki geçerli duruş noktası olarak kabul edilmelidir. Böylece hasta, fantezide “tamamlanmış bir deneyim” yaşamış olur. Bilinçdışının ürettiği fantezi akıldışı bir gerçek olarak kabul edilmelidir. Fantezi bir gerçektir, çünkü fantezi çalışır. İşler. “Fantezinin imge perdesinin arkasında bir şey çalışır. Bu gerçek bir şeydir. Bu sebeple dışavurumları ciddiye alınmalıdır.” Fantezide, imgeler görülür. İmgenin altında bilinçdışı bir “işlemsel süreç” çalışır. İmge, bu içeriğin kendisi değildir. İmge, bu içeriğin ifadesidir. “Bilinmeyen ama gerçek olan bir şeyi simgeleyen bir görüntüdür.” Fantezide, imge üzerinden görünür.

 

Analiz süreci, böylece bilinçdışının fantezi üretmesine izin verir. Hasta fanteziye aktif katılır. Bilinçdışı alt işlevleriyle bilinçli farklılaşmış işlevlerini birleştirir. Bilinçdışını ve bilinci birleştirir. Bu aşkın işlevdir. İnsan bilinçdışının ve bilincinin tam ortasında, yani kişiliğinin orta noktasında oturur. Kendilikte oturur. Bu kendini bütünlemektir. Evrensel olarak “dörtlü ve çember” arketipiyle sembolize edilir. Bu bir bireyleşme sembolüdür. Bireyleşme sürecinin hedefini sembolize eder. Bu sürecin hedefi bütün olmaktır. Jung’un analitik psikoloji kuramını baz alan analiz sürecinin amacı, insanın bireyleşme sürecinde dönüşümüdür. İnsanın bilincini ve bilinçdışını bütünleyerek dönüşümüdür.

 

 -•—•-•-•—•-

 

Bireyleşme Süreci, Anima/Animus, Mana-Kişilik ve Kendilik

 

Bu yazıda Jung’un analitik psikoloji kuramında, bireyleşme süreci, Anima/Animus, Mana-Kişilik ve Kendilik kavramları incelenecektir.

 

Analiz sürecinde, “Anima’nın özerk bir kompleks olarak ele geçirilmesi” aşaması geçilmiştir. Bu aşamada Anima, “bilinçle bilinçdışı arasındaki ilişkinin bir fonksiyonuna dönüştürülmüştür.” Böylece, Ben toplumla ve kolektif bilinçdışıyla girdiği “karmaşık ilişkilerden” kurtarılır. Toplumun beklentilerinin yaratığı tehdit Persona ile özdeşleşmektir; kolektif bilinçdışının çekiminin yarattığı tehdit Anima’nın gücü ele geçirmesidir. Analizde, “Anima’nın özerk bir kompleks olarak ele geçirilmesi” aşamasıyla, Anima bu gücünü kaybeder. İnsan Anima’nın konuşmasına izin vermiştir. Anima’nın sesini duymuştur. Böylece, Anima artık “sezgisel doğanın bir psikolojik işlevi” olur. Bilinçdışıyla kurulan köprüdür.

 

Jung bu aşamada “Mana-Kişilik” kavramından bahseder. Mana, ilkel insanların sihirli güce verdiği isimdir. Anima, bir Mana-Kişilik’tir. Anima “doğaüstü niteliklerle ve büyülü güçlerle donanmıştır.” Mana sahibidir.

 

Analizin “Anima’nın özerk bir kompleks olarak ele geçirilmesi” aşamasında Anima mana gücünü kaybeder. Anima’nın mana gücü, onun üzerinde hâkim olan insana geçer. Bu analizin son aşamasıdır. Bu aşamanın çözülmesiyle bireyleşme süreci tamamlanacak ve kişiliğin orta noktasına yani Kendiliğe varılacaktır.

 

Analizin “Anima’nın özerk bir kompleks olarak ele geçirilmesi” aşamasında, insan mana gücünü ele geçirir. Bilinçli Ben, manayı devralır. “Ben bir Mana-Kişilik olur.” Bu aşamada insan kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşir. Bu aşamada beliren arketipler, “kahraman, şef, büyücü, şifacı, aziz, insanların ve ruhların efendisi ve Tanrı’nın dostu” gibi arketiplerdir. Bu aşamada şişme yaşanır. İnsan, kolektif bilinçdışının bir arketipi olan “Büyücü” arketipi ile özdeşleşip şişer. Kolektif bilinçdışı arketip, bilinçli zihni ele geçirir. Bu aşamada, Anima’yla uzlaşma sonucunda elde edilen kazanımlar kaybedilir. Anima’yla uzlaşma aşamasından sonra bekleyen tehlike, Büyücü arketipi ile özdeşleşme tehlikesidir. Bu Mana-Kişilik’le özdeşleşme aşamasıdır. Anima’yı ele geçirerek kazanılan manaya sahip çıkmak için insan Büyücü arketipiyle özdeşleşmek zorunda kalır. Bu durumda kolektif bilinçdışı insanın bilincini ele geçirir.

 

Analizin bu aşamasında erkek Büyücü arketipiyle özdeşleşir, kadın ise Ana Tanrıça arketipiyle. Bu aşamada, şişme sorunu yaşanmaktadır. İnsan, kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşmektedir.  Ben, kişisel sınırlarını aşıp kişi-dışı bir arketiple özdeşleşmiş ve kolektif alana genişlemiştir. Bu şişmedir. İnsan kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşir. Yani, Ben aslında Anima’yı ele geçirememiş, şimdi hemcins ebeveyn imagosuyla özdeşleşmektedir. Bu aşamada erkek baba imagosu ile özdeşleşir, kadın anne imagosuyla özdeşleşir. İnsan-üstü bir arketiple özdeşleşme sebebiyle insan, insanüstü niteliklere sahip olduğunu zanneder. “Büyücü arketipi Ben’e, Ben Anima’nın üzerinde zafer kazanma hayali kurduğu için sahip olabilir.”

 

Böyle bir aşamaya nasıl olumlu cevap verilebilir? Bu aşamada, Ben “Kendilik bilgisi” sahibi olmalıdır. Böylece Büyücü arketipiyle özdeşleşmekten geri çekilir. “Güçlülük ve önemlilik” iddiasından vazgeçer. Analiz sayesinde istenen bilincin tek yanlı zaferi değildir. Bilinç, bilinçdışı ile uzlaşmalıdır. Bilinç, Anima’yla uzlaşmalıdır. Böylece kolektif bilinçdışının zorba gücü yok olur. Bu olumlu sonuca ulaşmak için “bilinç ile bilinçdışı arasında bir güç dengesi kurulmalıdır.” Bu denge, kişiliğin orta noktasında bulunacaktır. Kişiliğin yeni merkezi, bilinç ile bilinçdışının tam ortasındaki noktadır. Yani Kendilik’tir.

 

Bu aşamada, Büyücü arketipiyle özdeşleşmeyi aşmak için Ben, kolektif bilinçdışı üzerinde “zafer iddiasından” vazgeçmelidir. Böylece artık mana ne Anima’dadır, ne Büyücü’dedir. Mana ayrıca Ben’de de değildir. Mana artık kişiliğin orta noktasındadır. Mana, bilincin ve bilinçdışının tam ortasındadır. Karşıtların ortasındadır. Karşıtları birleştiren yerdedir. “Bu çatışmanın sonucundadır. Enerjik gerilimin ürünündedir.” Kendilik’tedir. Böylece analizin son aşaması çözülmüştür. Kişilik, gelecekteki daha yüksek bir potansiyeline doğru ilerler. Kişilik doğar. İnsan kendini gerçekleştirir.

 

Analizin son iki aşamasını tekrar hatırlayacak olursak, öncelikle Anima veya Animus özümlenir. Önce kişisel bilinçdışı içeriklerle karşılaşılır. Sonra kolektif bilinçdışı içeriklerle karşılaşılır. Kolektif bilinçdışı bir arketip belirir. Bilinçdışının belli bir yönü vardır. Bilinçdışının belli bir hedefi vardır. Bilinçdışı, bu” yön çizgisini izler.” Jung bu kolektif bilinçdışı fantezileri, “Kabul Süreci” olarak tanımlar. Kabul Süreci, ilkel insanların “Kabul Töreni” arketipinde vücut bulur. İlkel topluluklarda çocuğun ebeveynden ayrılması için bir yetişkinliğe geçme töreni yapılır. Genç, çeşitli işkencelerden geçirilerek yetişkinler kulübüne kabul edilir. Gence, toplumun kuralları ve kolektif bilinçdışının mitleri öğretilir. “Kabul Töreni” sayesinde genç, çocukluktan ayrılır ve yetişkin olur. İlkel insanlar, “Kabul Töreninin” insanı hayvanlıktan insanlığa geçirdiğini düşünür. “Kabul Töreninde” vaat edilen bir dönüşümdür. İlkel insanların “Kabul Törenlerinin” taşıdığı dönüşüm sırları, modern insanın ruhsal dönüşüm yolculuğu açısından önemli bir bilgi taşımaktadır.

 

Psikoloji, “Kabul Törenlerinin” taşıdığı sembolizmi, bilinçdışı içeriklerde görmektedir. Bilinçdışı içerikler, “Kabul Törenlerine” denk düşer. Bu sebeple insan ruhunu etkiler. Kolektif bilinçdışı içerik vardır ve işlemektedir. Çalışmaktadır. Kolektif bilinçdışının imgeleri “maksatlı dizilerdir.” Kolektif bilinçdışı içerikler “yönlendirilmişlik potansiyeli taşır.” Jung bu aşamada, hastanın aktif olarak fantezisine katılmasını tavsiye eder. Böylece bir “hedefe yönelinebilir.” Bilinçdışı doğal olarak kendi eğiminde akar. Analiz süreci sayesinde “bilinçli zihin aktif rol oynar.” Analiz sayesinde, bilinçli zihin kolektif bilinçdışı fantezinin “her aşamasını yaşar ve süreci sezgisel olarak algılar.” Böylece bir sonraki arketip, “daha üst düzeyde” bir aşamada harekete geçer. “Amaçlılık gelişir.” Bu aşamada, kolektif bilinçdışı içerik bilince yükseltilir. Artık bu aşamada, bilinçdışı enerji Anima veya Animus üzerinden ifade edilmez. Artık Anima veya Animus “bilinçdışıyla ilişkinin bir işlevi” hâline getirilmiştir. Hasta, bilinçdışı içeriklerin bilincine varmıştır. Kolektif bilinçdışındaki “bağımsız komplekslerin kaynağına ulaşır.” Böylece Anima veya Animus durur.

 

Jung, Ben’i kolektif bilinçdışına hâkim olan kişiye “Mana-Kişilik” adını verir. Mana-Kişilik Büyücü arketipiyle gösterilir. “Ben, Anima’ya ait olan gücü kendine çektiği sürece bir Mana-kişilik hâline gelir.” Analiz sürecinin son aşamasında, “Mana-Kişilik” arketipiyle özdeşleşme aşaması yaşanır. Erkek Büyücü arketipiyle, kadın Toprak Ana arketipiyle özdeşleşir. Bu aşamada insan şişer. Analiz sayesinde insan doğasının derinliğine diğer insanlardan daha fazla inebildiği için kendisine hayranlık duyar. Şişme görülür. İnsan kendine üstün-insan nitelikleri atfeder. Bu aşamada kolektif bilinçdışının bir arketipi insanı ele geçirir. Analizin amacı bu son aşamada Mana-kişilik ile özdeşleşmeyi engellemektir. Erkek bir baba maskesi takar, kadın bir anne maskesi takar. Bu maskenin altında ezilirler. Çünkü bu kişi-dışı, kolektif bilinçdışına ait bir maskedir.

 

Analizin son iki aşamasında, önce Anima veya Animus çözülür. Analiz sayesinde, bilinç ışığında “bilinçdışının itici güçlerinin iç yüzünü anlarız.” Bu bilinçdışı güçler etkisiz hâle getirilemez. Analizin sondan bir önceki aşamasında Anima’dan serbest bırakılan enerji bu sefer son aşamada Mana-Kişiliğin eline geçebilir. Bu son aşamaya geçişte, bilinçli tutumda oluşan bir kusur bilinçdışı enerjiyle baş edememektedir. Ben, bilinçdışı üzerinde güç kullanmaya çalışır. Buna bilinçdışı çok güçlü bir cevap verir. Bilinçdışı tüm gücüyle Mana-Kişilik arketipini harekete geçirir. Yani Büyücü arketipini harekete geçirir. Mana-Kişilik bilinci ele geçirir. Analiz sürecinin amacı bunu önlemektir. Bunun için analiz, “kişinin bilinçdışı güçler karşısında zayıflığını itiraf etmesini” önerir. Eğer bilinçli Ben, kolektif bilinçdışı üzerinde baskı yapmazsa, kolektif bilinçdışı da Mana-Kişilik arketipini kullanarak saldırmaz. Burada yapılan hata, bilinçli Ben’in kolektif bilinçdışı üzerinde etkili olmaya çabalamasıdır. Böyle bir yanlış hamleye, kolektif bilinçdışı çok güçlü bir saldırıyla cevap verir. Kolektif bilinçdışı Mana-Kişilik üzerinden hâkimiyeti ele geçirir. Peki böyle bir durumda ne yapılmalıdır?

 

Analiz sürecinin son aşamasında, Mana-Kişilik ile özdeşleşme aşamasında, Ben’i Mana-Kişilik’ten ayırt etmek gerekir. Bunun için, analizin sondan bir önceki aşamasında Anima’ya özgü içerikler bilinçli hâle getirilmişti. Şimdi analizin son aşamasında da, Mana-Kişilik’e özgü içerikler bilinçli hâle getirilmelidir. Burada Jung, aynı Anima’nın içeriğini bilinçli hâle getirme aşamasında kullandığı gibi, Mana-Kişiliği bilinçli hâle getirme aşamasında da ilkel insanın “Kabul Töreni” arketipini kullanır. Analizin son aşamasında, Mana-Kişiliği “oluşturan içeriklerin bilinçli şekilde farkına varılır.” Bu sebeple analizin son aşaması, erkek için “babadan ikinci kez ve gerçek anlamda bağımsızlaşmaktır.” Bu kadın için ise, anneden ikinci kez ve gerçek anlamda bağımsızlaşmak anlamına gelir. Böylece insanın “bireyselliği ortaya çıkar.” İnsan yeniden doğar. Kendilik doğar. Bu sembol ilkel insanın arketiplerinde ve Hristiyan sembolizminde “ruhsal çocukluk durumunda yeniden doğuştur.” Jung, buna örnek olarak simya sembolizmindeki “Filius Mercurius” kavramını verir. Bunun Hristiyan sembolizmindeki eşleniği “Spiritus”tur. Analiz sürecinin son aşamasındaki hedef de, simyanın “Filius”unun ve Hristiyan sembolizminin “Spiritus”unun eşleniği olan Kendilik’tir. Kişiliğin orta noktasıdır. Bütün olmaktır. Birey olmaktır. “Kabul Töreni” arketipinin de, Jung’un analitik psikolojisindeki analiz sürecinin de nihai hedefi bu bireyleşmedir. Bu dönüşümdür. Kendiliğe erişmektir.

 

Analiz sürecinin son aşamasında, kolektif bilinçdışını bastırmak da, kolektif bilinçdışı bir arketip ile özdeşleşmek de hatadır. Analizin son aşamasında, kolektif bilinçdışına izin vermek gerekir. Kolektif bilinçdışına karşı akıllıca davranmak gerekir. Onu tamamıyla yok saymak ve bastırmak da, onun ezici gücü altında ezilmek ve onunla özdeşlemek de hatadır. İnsanın kendi karanlığına bakması gerekir. İnsanın kişi-dışı kolektif karanlığına da bakması gerekir. Ona akıllıca izin vermelidir.

 

Analizin son aşamasında beliren tehlike, kolektif bilinçdışının bir arketipi olan Mana-Kişilik’le, yani Büyücü arketipiyle özdeşleşmektir. Mana-kişilik ya da Büyücü arketipi, “bilgelik” ve “üstün irade sahibi olma” niteliklerine sahiptir. İnsan, kolektif bilinçdışının bir arketipi olan Mana-Kişilik ya da Büyücü arketipi hakkında bilgi sahibi olduğunda, “diğer insanlardan daha fazla şey öğrendiği ve daha fazla şey istediği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır.” İnsan bu son aşamada Mana-Kişilik ile, yani Büyücü arketipi ile özdeşleşir. Ona ait insan-üstü nitelikleri Ben’ine atfeder. Şişer. “Üstün insan” olduğunu zanneder. Büyücü’nün kendisi olduğunu sanar.

 

Analizin son aşamasında Mana-Kişilik’le ya da Büyücü arketipiyle özdeşleşmeyi izlemesi gereken nihai aşama ya da çözüm Kendiliğe ulaşmak olmalıdır. Bu son aşamada, kolektif bilinçdışı çok güçlü bir çekim gücü uygular. İnsan ruhu dışarıdan toplumun güçlü beklentileri tarafından çekilir, içeriden ise buna karşıt bir istikamette kolektif bilinçdışının güçlü etkileri tarafından çekilir. İnsanın tek taraflı bir çözümde diretmesi işe yaramayacaktır. Bu karşıt dış ve iç çekimlerin ikisine de adil olmalıdır. Bu iki güce adil olmak için bu ikisinin tam ortasında kişiliğin merkezini inşa etmek gerekir. Karşıt hâldeki bilince ve bilinçdışına eşit uzaklıkta bir “denge merkezi” yapılandırılmalıdır. Bu bireyin merkezidir. Kendiliktir. Kişiliğin orta noktasıdır. Jung bu son aşamadaki tekniği şöyle belirtir: “Mana-Kişiliğin bilinçli şekilde özümlenerek çözülmesi, bizi doğal yoldan iki dünya resmi ile belirsiz bir şekilde fark edilmiş potansiyelleri arasında dengede duran gerçek, yaşayan bir şey olarak Kendiliğimize götürür.” Yani, analizin sondan bir önceki aşamasında Anima bilinçli şekilde özümlenip çözülmüştü. Yani kolektif bilinçdışındaki karşı-cinsel ruh imgesi bilinçli şekilde özümlenip çözülmüştü. Bu aşama bu sebeple Kabul Töreni arketipinin vaat ettiği dönüşümü gerçekleştiriyordu. Böylece Kendiliğe doğru bir adım atılmıştı. Ancak Anima’dan özgürleşen Mana bu sefer hemcins ebeveyn imagosunda, Mana-Kişilik’te veya Büyücü arketipinde tutundu. Kolektif bilinçdışı Büyücü arketipi üzerinden çekim gücünü, ezici etkisini ve ele geçirici kuvvetini gösterir. Bu son aşamada bu sefer Mana-Kişilik arketipi bilinçli şekilde özümlenip çözülür. Yani, hemcins ebeveyn imagosu bilinçli şekilde özümlenip çözülür. Böylece Kendiliğe yaklaşmak için nihai bir adım atılır. Artık kişiliğin merkezi bilincin ve bilinçdışının orta noktasıdır. Bu yeni denge merkezinin adı Kendilik’tir. Kendilik hem bilinci hem de bilinçdışını içerdiği için tam olarak bilinemez. Gizemlidir. Gizlidir. Sırdır. Simya’nın magnum opus’unun gizli olması, aynı anlama tekâbül eden bir ilksel imgedir, arketiptir. Aynı şekilde, Tasavvuf’taki “Enel Hak” söylemi ve bütün Gizemciliklerdeki (Mistisizmlerdeki) insanın içindeki özü keşfetmesi, insanın Tanrısal öze sahip olduğu ve bu öz sayesinde içinden çıktığı kaynağa dönme isteği,  aynı anlama tekâbül eden bir ilksel imgedir, arketiptir. Bunlar bireyleşme sembolleridir. İnsanın Kendiliğe erişme yolculuğunu anlatır. Tüm bu sembollerde öz gizlidir. Bilinemez. Çünkü Kendiliğin bir kısmı bilinçdışıdır, bilinemez. Kendiliğin ve özün gizli olması, bilinememesi ve isimlendirilememesi Taoizmin kurucu Lao Tzu’nun Tao Te Ching eserinin ilk bölümünde şöyle anlatılır:

 

«Gidilebilen Yol, ebedî Yol değildir.

İsimlendirilebilen isim, ebedî İsim değildir.

İsimsiz olan, göğün ve dünyanın başlangıcıdır.

İsimlendirilen, her şeyin Anasıdır.

 

Böylece,

Tutkudan özgürsen, Gizem’i görürsün.

Tutkuyla doluysan, tezâhürleri görürsün.

Bu ikisinin orijini aynıdır; ama ismi farklıdır.

Bu Sır’dır.

Sırların Sır’rıdır.

Tüm gizemlere açılan kapıdır.»

— Lao Tzu, Tao Te Ching, 1.Bölüm

 

 

Görüldüğü gibi Yol isimlendirilemez. Yol’un nihai hedefi olan, içinden çıkılan kaynak, öz isimlendirilemez. Bilinemez. Gizlidir. Sırdır. Bu arketipin gösterdiği şekilde, Jung Psikolojisinde analizin nihai amacı olan Kendilik de tam olarak bilinemez, çünkü yarısı bilinçdışıdır.

 

Analizin son aşamasında Kendiliğe yaklaşıldığında, Kendilik tam olarak bilinemediği için, yarısını kolektif bilinçdışı oluşturduğu için, Kendiliği tam olarak bilmektense, Kendiliğin sesine kulak vermek gerekir. Kolektif bilinçdışı içeriğin ve eğilimin sesine kulak vermek gerekir. Bu aşamada tek yanlı bir şekilde bilinç veya kolektif bilinçdışı zafer kazanmamalıdır. Bilinçli bakış kolektif bilinçdışının serbestçe eğiminde akmasına izin vermelidir ve onu dikkatle izlemelidir.

 

Analizin son aşamasında ulaşılan yeni merkez Kendilik’tir. Kendilik bilinemez. Kendilik hem “ruhsal yaşamın başlangıç noktasıdır”, hem de “ulaşılmak istenen en yüksek ve nihai amaçtır.” Kendiliğin hem başlangıç kaynağı hem de hedef olmasını simya sembolizminde ve Hristiyan sembolizminde görürüz. Simyada Merkür (Principium Mercurius) hem her şeyin başladığı kaynaktır, hem de simyasal sürecin sonucunda ulaşılacak nihai üründür, yani “Filius Mercurius”tur. Bu aynı kaynak ve aynı hedef motifi Hristiyanlığın Baba-Oğul-Kutsal Ruh teslisinde de görülür. Baba (Pater Auctor) ve Kutsal Ruh (Spiritus), aynı şeydir: Hem kaynaktır hem de nihai hedeftir. Jung’un analitik psikoloji kuramında kolektif bilinçdışı hem kaynaktır hem de nihai hedeftir. Nihai hedefte bir denge oluşur. Kendilik bunu tesis eder. Kolektif bilinçdışı ve bilinç arasında bir denge kurulur. Başlangıçta çekim gücüyle ve aktığı doğal eğim istikametinde kaynak rolü üstlenen kolektif bilinçdışı, orta aşamada analiz sürecinde Ben ve “Gölge” olarak ikiye ayrılır. Daha ileri aşamalarda kişisel bilinçdışı içerikler aşılınca, Ben’in karşısına Anima arketipi geçer. Bu esnada Ben de Persona arketipine tutunur. Bu aşama, Anima’nın özümlenip çözülmesiyle aşılır. Böylece nihai aşamada, kolektif bilinçdışı hemcins ebeveyn imagosunda belirir. Başlangıçtaki Baba yine ortaya çıkar. Bu aşamanın çözümü hemcins ebeveyn imagosunun özümlenip çözülmesiyle aşılır. Böylece son aşamada Kendilik ortaya çıkar. Böylece ruhsal çocuk yeniden doğar. Bu arketipin sinematografik bir başyapıtsal örneği, Stanley Kubrick’in efsanevi 2001: A Space Odyssey (1968) filminin son sahnesinde doğan “Yıldız Çocuk” arketipidir. Bu “Filius Mercurius”tur. “Spiritus”tur. Kendilik’tir. Taoizm’in “Orta Yolu”dur. Simyanın magnum opus’udur. Tasavvuf’taki son aşama olan “Fenafillah” aşamasıdır, yani “Allah’ta yok olmak, ölmeden önce ölmektir.” Böylece insan, “İnsan-ı Kâmil” olur, yani “Fenafillah’a ulaşmış kişi, olgun insan, kamil insan” olur. Jung’un analizinin amacı da İnsan-ı Kâmil’e tekâbül eden Birey olmak, Bütün olmak, olgunlaşmak, Kendiliğe erişmek, Kendini gerçekleştirmektir. Jung'un analiz sürecinin amacı çocukluktan yetişkinliğe geçmek anlamındaki olgunlaşmadır. Bu sebeple Jung, analiz sürecinin ilkel insandaki “Kabul Töreni” arketipine denk düştüğünü söyler. Anima’nın özümlenip çözülmesi aşamasında da, Mana-Kişilik’in özümlenip çözülmesi aşamasında da “Kabul Töreni” arketipine atıfta bulunur.

 

Analizin son aşamasında ulaşılan nihai hedef Kendilik’tir. Artık kişiliğin merkezi Ben değildir. Artık kişiliğin merkezi Kendilik’tir. Kolektif bilinçdışı üzerinde hiçbir zaman egemenlik kurulamaz. Kolektif bilinçdışı içerikler bağımsızdır. İnsanın kolektif bilinçdışı vardır. İnsanın bir karanlığı vardır. İnsanın bir “Gölgesi” vardır. Eğer “Gölge” olmazsa, insan iki boyutlu bir stereotip olur. Bu Persona ile özdeşleşme vakalarında da, kolektif bilinçdışı bir arketiple özdeşleşme vakalarında da görülür. İnsan sönük bir figüre indirgenir. Halbuki insan bundan çok daha fazlasıdır. İnsan bilinç ve bilinçdışının bütünüdür. Işık ve aydınlık da onundur, “Gölge” ve karanlık da onundur. O bunların bütünüdür. O Kendilik’tir.

 

İnsanoğlu psikolojik açıdan çocuk aşamasındadır. Jung’un analitik psikoloji kuramını temel alan analiz sürecinin amacı, aynı ilkel insanların “Kabul Töreni” arketipinin gösterdiği gibi, insanı olgunlaştırmaktır. İnsanı çocuk aşamasından ayrılmaya ve yetişkinliğe geçmeye yüreklendirmektir. Bu ilkel insanlarda, “Kabul Töreninde” gence yapılan işkenceler, ritüeller, toplumsal kural bilgisi verilmesi ve kolektif bilinçdışı mit bilgisi verilmesi aracılığıyla yapılır. Bu ayinler sayesinde genç, kolektif bilinçdışının yutucu etkilerine karşı korunur. Kolektif bilinçdışından nasıl korunacağı öğretilir. Ve genç, çocukluktan ayrılıp anne/baba kompleksinden kurtulur. Sonra kolektif bilinçdışı katmanının derinliklerine inilir. Kolektif bilinçdışı arketiplerle karşılaşılır. Bu aşamalar geçildiğinde, son iki aşama kolektif bilinçdışı karşı-cinsel arketip Anima veya Animus’un belirmesidir. Bu aşama da bir “Kabul Töreni” gibi çocukluktan yetişkinliğe geçiş aşamasıdır. İnsan, kendi kolektif bilinçdışını bilince getirerek Kendiliğe yaklaşır, olgunlaşır. Analizin son aşamasında karşı-cinsel arketipten boşalan enerjiyi hemcins ebeveyn imagosu üstlenir. Bu aşamada yine bir “Kabul Töreni” gibi çocukluktan yetişkinliğe geçilir. Hemcins ebeveynden ikinci kez ve nihai olarak bağımsızlaşılır. İnsan olgunlaşır. Kendiliğe erişir. Kolektif bilinçdışına bilinçli olarak izin veren ve onu anlayan yeni bir denge kurar. Bu yeni denge, bilinç ile bilinçdışının tam orta noktasındaki yeni merkezdir. Kendilik’tir.

 

Analizin son aşamasında uygulanması gereken teknik, “ruhu bilincin yerine koymaktır.” Yani artık merkezde bilinçli Ben olmamalıdır. Artık ruhun bütünü kabul edilmeli ve ruhun orta noktası merkez alınmalıdır. Bilinç ve bilinçdışının ora noktasında Kendilik yer alır. “Ruhu bilincin yerine koyarak,” Kendilik bilinçli Ben’in yerine konur. İnsan hem bilincini hem de bilinçdışını kabul eder. Bu bireyleşme yoludur. Bu tasavvuftaki Tarik’tir, yani “Allah’a varma Yol’udur.” Bu Taoizm’deki Tao’dur, yani Yol’dur. Bu Budizm’deki Mokşa’ya götüren Sekiz Aşamalı Asil Yol’dur. Bu bütün mistisizmlerdeki, Gizemli Yol’dur. Bu yolların hepsi Kendilik’e giden yollardır. İnsanın içindeki öze ulaşmayı amaçlar. İnsanın içindeki özün Tanrısal olduğuna ve bu özün insanın ruhunun geldiği ilk kaynak olduğuna inanılır. Hedeflenen insanın kendini tanımasıdır. Kendini bilmesidir. Bu Antik Yunan’da Delfi Kehânet Merkezinin kapısında yazan “Gnōthi Seauton” emridir. Bu emir “Kendini Bil” emridir.

 

İnsanın ömrünün amacı, “Kendini Bilme” yolunda acı çekerek yürümektir. Tasavvuf, Taoizm, Gizemcilikler, Simya ve Jung’un analitik psikoloji kuramını temel alan analiz sürecinin amacı bu Yol’u yürümektir. Astrolojide Doğum Haritası danışmanlığının amacı da bu Yol’u yürümektir.

 

 

Analiz sürecinin son aşamasında bireyleşme süreci başarılır ve ruhun merkezi artık Kendilik olur. Ruhun merkezi artık bilinçli Ben değildir. Ben ve Kendilik doğal bir ilişki içindedir. Birisi diğerine hükmetmez veya karşı çıkmaz. Kendilik akıldışıdır. Ben, Kendiliği duyar. Ben, Kendiliğe karşıt değildir. Ben, Kendiliğe tâbi de değildir. Ben, Kendiliğe doğal olarak bağlıdır ve onu duyar. Ben, Kendiliği bilemez çünkü Kendiliğin yarısı bilinçdışıdır. Biz bilinçli olarak Kendilik hakkında sadece Ben’imizi biliriz. Ancak bireyleşme süreci sayesinde bilinçdışı içerikler tanınır. Böylece Kendiliğe ulaşılması sayesinde, Ben kolektif bilinçdışını bilinemeyen bir nesne olarak görür. Eğilimlerini ve imgelerini dikkatle gözlemler. Onları bilince getirir. Bu ulaşılması amaçlanan Kendilik’tir. Dengedir. İnsan bilincinin ve bilinçdışının tam orta noktasında bir merkez inşa eder. Bu kişiliğin orta noktasıdır. Kendilik’tir. Kendilik tam olarak bilinemez, insan sınırlarını aşar. Kendilik bir imgedir. Daha önce gösterildiği gibi, evrensel olarak “bir dörtlü ve bir çember” arketipiyle gösterilir. Kendilik, binlerce yıllık insan evriminin ortak paylaşılan bir kalıntısıdır. Bir ilksel imgedir, bir arketiptir.

 

Jung’un analiz sürecinin son aşamasında, Kendiliğe ulaşılır. Kendilik, “iç ile dış arasındaki çatışmanın dengelenmesidir.” Toplumsal bilinçli beklentiler ve kolektif bilinçdışı etkiler Kendilik’te dengelenir. Kendilik, analiz sürecinin sonucudur ve hedefidir. Bu hedefe giden Yol acılıdır. Emek vermek, çaba göstermek, acılara göğüs germek, karanlık yanını görmeye cesaret etmek, acıtan gerçeklerle yüzleşmek, hoş olmayan anıları hatırlamak, olumsuz yanlarını kabullenmek, kişi-dışı kötülüğü görebilmek ve kendisiyle baş başa kalmaya gönüllü olmak gerekir. Bu Yol’da yürümek uzun sürer. Bu Yol’da yavaş yavaş yürünür. Bireyleşmek insan hayatının amacıdır. Toplumun kurtuluşu için tek tek insanlar bireyleşmelidir. Kendilerini tanımalıdır. Kendilerini bilmelidir. Kendilerini gerçekleştirmelidir. Birey olmalıdır. Kendini bütünlemiş ve kendini gerçekleştirmiş bireylerden oluşan bir toplum refah içindedir.

 

Efe Erten, 2 Kasım 2020, İstanbul

 

 

Tablo: “Adam and Eve in the Garden of Eden”, 1531, Lucas Cranach

 

Tablo: “Oedipus and the Sphinx”, 1808, Jean Auguste Dominique Ingres ve “Frederich Nietzsche”, 1906, Edvard Munch

 

Tablo: “Two men contemplating the Moon", 1819 / 1820, Caspar David Friedrich

 

Gravür: “Mirabilitas naturae”, Museum Hermeticum, 1677.

 

Tablo: “Faust dans son atelier”, 1840, Ary Scheffer,

 

Tablo: “Wotan and Brünhilde”, 1916, Koloman Moser

 

Tablo: “Travels in the Air - Interior of the Union balloon inflated with air”, 1871, Albert Tissandier

 

Tablo: “Face in Mask”, Anastasiya Markovich

 

Piksel Sanatı: “BISON MY FUCKING MASK IS BROKEN”, ChosenMiiWATCH: Deviantart, Karakter: “Vega”, Street Fighter II (1991), Capcom

 

Görsel: kidmograph, instagram.com/kidmograph/

 

Görsel: «Kırmızı Kitap», imge 157, C.G.Jung

 

Görsel: «Kırmızı Kitap», imge 125, C.G.Jung

 

Kaynakça

 

Arroyo, Stephen. Astroloji, Psikoloji & Dört Element, Barış İlhan Yayınevi, 2000

 

Fordham, Frieda. Jung Psikolojisinin Ana Hatları. Say Yayınları, 2019

 

İlhan, Barış, Astroloji Dersleri, İlhan Yayınevi, 2004

 

İlhan, Barış, Astrolojide Yetişkinlerin Buluğ Çağı, İlhan Yayınevi, 1997

 

Jacobi, Jolande. C.G. Jung Psikolojisi, İlhan Yayınevi, 2002

 

Jung, Carl Gustav. 6 Psychologische Typen. H.G. Baynes, Princton University Press, 1976

 

Jung, Carl Gustav. Analitik Psikoloji Sözlüğü. Pinhan Yayınları, 2016

Jung, Carl Gustav. Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme. Pinhan Yayıncılık, 2016.

Jung, Carl Gustav. Maskülen. Pinhan Yayıncılık, 2016.

Kubrick, Stanley. 2001: A Space Odyssey. Stanley Kubrick Productions, 1968

Lao Tzu, Tao Te Ching, Say Yayınları, 2017

© 2020 by Efe Erten Astrolojik Danışmanlık. 

  • w-facebook
  • Twitter Clean
  • Beyaz Instagram Simge
  • Beyaz YouTube Simgesi
  • Beyaz Blogger Simge

 / Istanbul, Turkey